ÖNEMLİ LİNKLER







Anket
Siteyi Beğendinizmi?
 
Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2012 JoomlaWorks Ltd.

13.12.2013. AB BAKANLIĞI BÜTÇESİ ÜZERİNE KONUŞMA

 

 

04.10.2013, TC VATANDAŞLARININ SURİYE'DE EL NUSRA'YA KATILMALARI

 

04.10.2013
 
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
 
Basında çıkan haberler ve vatandaşlardan gelen şikayetlerden, yasal görünümlü kuruluşlar ve yasadışı organizasyonlarca pek çok Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Suriye’deki iç savaşta El-Kaide yandaşı gruplar bünyesinde savaşmak üzere Suriye’ye götürüldüğü, çocuklarını bu tezgahtan kurtarmak için uğraşan ailelerin girişimlerine resmi makamlarca kayıtsız kalındığı anlaşılmış olup bu hususla ilgili aşağıdaki sorularımın Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim.
 
 
 
                                                       Oğuz OYAN
                                                       İzmir Milletvekili
 
 
1-      Gaziantep’te yerleşik vatandaşlarımızdan Cemal Kılıçparlar, 21 yaşındaki oğlu Mehmet Yılmaz Kılıçparlar’ın Nizip’te bulunan Dergah adlı bir dernek tarafından El Kaide’nin Suriye kolu El-Nusra içinde savaşmak üzere Suriye’ye gönderildiğini, yaptığı bütün başvurulara rağmen oğlunun geri getirilmesi hususunda bir sonuç elde edemediğini belirtmektedir. Adı geçen kişinin Suriye’ye gidişi, hali hazırdaki durumu hakkında Bakanlığınızda bir bilgi bulunmakta mıdır? Bu kişinin gidişi yasadışı yollardan oldu ise kendisi ve gönderen kişi/kuruluş hakkında bir soruşturma açılmış mıdır? Bu kişinin Suriye’ye gidişini organize ettiği ileri sürülen Dergah adlı dernek/kuruluş hakkında bir soruşturma var mıdır?
 
2-      Dilek Aksoy adlı anne oğlu Olcay Aksoy’un İstanbul Büyükşehir Belediyesine ait İstanbul Gençlik ve Rehabilitasyon ve Meslek Edinme Merkezi’nde (İSMEM) yatılı olarak kursa devam ederken, yurtta radikal dinci grupların gençleri etkilemesine fırsat verilmesi nedeniyle “oğlum Belediye Yurdunda El-Kaideci oldu, Suriye’ye gönderildi” şeklinde açıklamada bulunmuş, ayrıca konuyu emniyete aktardığında Terörle Mücadele Şubesi’nde (TEM) kendisine “konuyu savcılığa götürme” dendiğini, İSMEM Yurt Müdürünün “burada 3500 çocuk var. Bunların 2500'ü ortada yok. Senin oğlunun nerede olduğunu nereden bileyim” dediğini iddia etmiştir. Bu iddialar basında yer aldığına göre konu adli makamlarca ihbar kabul edilerek gerekli soruşturma başlatılmış mıdır? Annenin iddiaları konusunda İSMEM   ve TEM yetkilileri hakkında bir soruşturma açılmış mıdır? Olcay Aksu’nun akibeti hakkında Bakanlığınızdaki bilgiler nelerdir?
 
3-      Radikal Gazetesi muhabiri İdris Emen tarafından gazetenin 29 ve 30 Eylül 2013 tarihli sayısında yayınlanan haberlerde çeşitli derneklerce başta Adıyaman olmak üzere Bingöl, Batman, Urfa, Diyarbakır ve Bitlis’ten 18 ile 30 yaş arasındaki gençlerin savaşmak üzere Suriye’ye götürüldüğü, Adıyaman’dan götürülen kişi sayısın 200’ü aştığı belirtilmektedir. Yine 23.09.2013 tarihli Taraf Gazetesi’nde Suriye’de yönetime karşı savaşan gruplar içinde 500’e yakın Türk vatandaşı bulunduğu ileri sürülmüştür. Suriye’deki savaşa Türk vatandaşlarını gönderen kuruluşlar Bakanlığınızca tespit edilmiş midir? Bunlar arasında İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) ve Özgür-Der var mıdır?
 
4-      Suriye’de iç çatışmaların başladığı Mart 2011 ayından bu yana kaç Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Suriye’ye geçmiş, bunlardan ne kadarı geri dönmüş ne kadarı halen oradadır? Gerek geri dönenlerin gerekse halen orada bulunanların Türk Ceza Kanununun 306. Maddesinde ifade edilen Türkiye Devletini savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, yetkisiz olarak, yabancı bir devlete karşı asker toplama veya diğer hasmane hareketlerde bulunma” suçunu işleyip işlemedikleri hususunda bir soruşturma yürütülmekte midir? Türk vatandaşlarını Suriye’deki savaşa gönderenler TCK’nın 306. Maddesi kapsamında 5 yıldan 12 yıla kadar hapisle cezalandırılması gerektiğine göre bu madde kapsamında yürütülen herhangi bir soruşturma veya açılmış bir dava bulunmakta mıdır?
5-      Tunus İçişleri Bakanı Lotfi bin Ceddu’nun Tunus Ulusal Meclisinde yaptığı konuşmada Tunuslu kızların Suriye’deki “seks cihadı”na katılarak islamcı savaşçıların seks ihtiyaçlarını karşıladıkları ve seks cihadına Türkiye'nin köprü olduğu şeklindeki açıklaması basında geniş bir yer bulmuştur. Mart 2011’den buyana Türkiye üzerinden Suriye’ye geçen Afganistan, Libya, Pakistan, Tunus ve Yemen uyruklu kişilerin kadın ve erkek olarak her bir ülkeye ait sayısı nedir? Aynı dönemde Suriye’ye giden Türk vatandaşı kadın sayısı nedir?
 
6-      Neredeyse savaş hali yaşadığımız bir ülke ile sınır ilişkilerinin Avrupa Birliğine üye ülkeler arasındaki ilişkilerden daha gevşek olması normal midir? Suriye ile vizesiz seyahat anlaşmasını çatışmaların sona ermesine ve ilişkilerin normalleşmesine kadar askıya almayı düşünmüyor musunuz? Bunu yapmamanızın nedeninin iç ve dış siyaset bilimcileri, strateji uzmanları ve politika yapıcıları tarafından Suriye muhalefeti içinde yer alan radikal dinci örgütlerle yasadışı ilişkilerin devamı için bilinçli olarak yapılmış bir tercih olarak değerlendirildiğini biliyor musunuz?
 

01/10/2013, DESTAN YAZAN POLİS

 

01.10.2013
 
 
 
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
 
Basında görüntü ve haberleri yer alan ve kamuoyunda infial uyandıran bazı olaylarla ilgili olarak aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sayın Muammer Güler tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim.
 
 
 
                                                                                                          Oğuz OYAN
                                                                                                          İzmir Milletvekili
 
 
  1. Ethem Sarısülük ve Dilan Dursun olayında, MOBESE merkezinden müdahaleyle kameraların yönünün değiştirilmesinin gerekçesi nedir? Delil karartmaya sebep olacak bu işlemlerin sorumluları hakkında nasıl bir yasal işlem yapılmıştır?
 
  1. Ali İsmail Korkmaz olayında, polis emanetinde iken kamera kayıtlarını tekrar silen görevliler hakkında açılmış bir soruşturma var mıdır?
 
  1. 3 Haziran 2013 tarihinde İzmir’de üniversite öğrencisi Başak Özçelik’i döven polisler tespit edilmiş midir? Tespit edilmişse haklarında ne tür bir işlem yapılmıştır?
 
  1. 3 Haziran 2013 akşamı, Sarıgazi’de servis şoförü Hakan Yaman'ı darp ettikten sonra ateşin içine atan polisler tespit edilmiş midir? Haklarında idari ve adli ne tür işlemler yapılmıştır?
 

29/08/2013, GAZETE SOL, SAVAŞLAR NE İŞE YARAR?

 

Savaş, kapitalizm öncesi toplumlardan beri, bir dış artık ürün sağma düzeneği olarak işe yarar. Fetihçi devletler, öncelikle başka toplumların artık ürününe, ülkelerinin değerli madenlerine el koyma amacını güder. Bölgesel/kıtasal hakimiyet peşindeki yükselen güçler için kuşkusuz askeri ve siyasi anlamda stratejik hedefler de gözetilir. Ama ekonomik hedefler göz ardı edilmeden; çünkü kurulan imparatorluğun ayakta kalması, ekonomik anlamda yaşayabilirliğine bağlıdır. Bu nedenle de, savaşın geçici veya kalıcı getirilerinden en çok yarar sağlayacak olan hakim sınıflar savaşların çıkmasında her zaman belirleyici rol oynarlar Antik Roma’da senatör sınıfıyla iç içe geçmiş vergi toplayıcısı iltizam kumpanyalarının bu konudaki rolleri iyi bilinir.

İç ve dış sömürü ilişkilerinde niteliksel bir değişim yaşandığı kapitalizm çağında, yükselen güçler artık küresel bir hakimiyeti hedeflemek durumundadırlar. Sömürge kumpanyaları, sömürgeleştirilecek alanların belirlenmesinden bu ilişkinin derinliğinin tayinine kadar iktidarları etkilerler. Kapitalizmin emperyalizm aşamasında ise dev silah ve enerji şirketleri, savaşın ve barışın efendilerine dönüşürler.

Kuşkusuz savaşlar iç nedenlere bağlı olarak da çıkartılabilir. İçerde sıkışan iktidarlar (ve hakim sermaye kesimleri) kaçış kapısı olarak savaşı kullanabilirler; üstelik bu, içerdeki hakimiyet sorunlarının üzerine yeni baskılama araçlarıyla (sıkıyönetim, grev yasakları, toplantı ve yürüyüş yasakları, yayın yasakları,vb.) gidilmesinin gerekçelerini sağlayabilir.
***
Peki 21. yüzyıl başlarında kapitalist dünyanın bir çevre ülkesinin savaş çığırtkanlığına ne demeli? Bölgesel hakimiyet peşindeki bir yerel iktidarın, sırtını dünya hegemon gücüne dayayarak ama aynı zamanda karasal harekâtta onun “mayın eşeği” rolünü üstlenmeyi kabullenerek, Kerkük-Musul hayalleri kurmasına mı bağlamalı? Kuşkusuz bu hayal Özal’ın 1990’da “bir koyup üç alma” fantezisinden beri var. Türkiye’nin hakim sınıfları bu hayali Demirel dönemlerinde dahi kurmuyor değillerdi. Şimdi buna doğrudan ulaşmak yerine, gözlerine daha “olabilir” görünen bir Türkiye-Kürdistan konfederasyonu üzerinden ve yeni devlete sağlanacak askeri koruma karşılığında enerji kaynaklarından (ganimetten) pay almak modeli cilalanıyor.

Dış politikası iflas etmiş bir iktidarın böylesine bir “başarı”ya ihtiyacı açık. O olmazsa, Esad’ın devrilmesinde rol almak ve eğer bu başarılırsa Suriye’nin yeniden inşasında ihale kapmak ve siyasi şekillenmesinde sözü dinlenir “görünmek” de idare edebilir. Ancak, kaybetmeden kazanmak isteyen, yani bölgede sağlanacak barış ortamında yatırım alanlarını genişletmek isteyen Türkiye burjuvazisinin, sonucu belirsiz bu maceracı bütün kesimleriyle destekçi olduğunu söylemek zor. İtiraz edebilecekleri bir ortam belki yok, ama bu projelerin ilk tökezlemesinde -örneğin içerde bir ekonomik krizin tetiklenmesi durumunda- tavır değiştirmeleri veya karşı tavır almaları şaşırtıcı olmaz.

Gelelim iç nedenlere. 11 yıllık iktidarının sonunda topluma verecek bir şeyi kalmayan, toplumu rahatsız edecek biçimde kendi rejimini inşa sürecini hızlandırmaktan başka gündemi kalmayan, buna karşı yoğun tepkilerle karşılaşan ve bu tepkilerin sonbaharda daha da yükseleceğini öngören, emek aleyhine düzenlemelerine (kıdem tazminatının tasfiyesi gibi) yeni sayfalar eklemeyi daha fazla geciktirmemek ve sermayenin bu ortak talebini karşılayarak bu kesimler nezdinde vazgeçilmezliğini bir kez daha kanıtlayıp güven tazelemek isteyen, buna bağlı olarak emek kesiminin tepkisinin güçlü olacağını hisseden, üstelik bir ekonomik küçülmeyi ve yeni işsizlik ve iflas dalgalarını de içeren bir kriz süreciyle baş başa kalması an meselesi olan, böylesine bir konjonktürde 2014 yerel seçimlerinde yenilgiyle tanışması olasılığı giderek büyüyen bir iktidarın, toplumun dikkatini bir dış savaşa çekmek, toplumsal tepkileri sıkıyönetim yasalarıyla sindirmek gibi hesapları olmadığını kim söyleyebilir?

Bir başka konu da, Kürt siyasetine muhtemelen tutamayacağı sözler veren, veya verdiği sözleri üç seçimin kapıda beklediği bir dönemde tutmasının kendi sonunu hazırlayacağını düşünen bir sağ iktidar aklının en iyi bildiği şey daha üst bir gündem yaratarak sorumluluktan kaçmak değil midir? Bir Suriye savaşı, Kürt kesiminin taleplerini erteleterek bastırmanın ve hatta bu savaşın bir “büyük Kürdistan” kuruluşunun ilk adımı olduğu hikayesini pazarlamanın bir vesilesi yapılmayacak mıdır?

Nedenler çoğaltılabilir (ideolojik akrabalıklar, neo-Osmanlıcık hayalleri gibi) ama sonuç aynı kapıya çıkar: Erdoğan’a (ve Davutoğlu’na) savaş lazım; bunun AKP’nin bütünü tarafından benimsendiği kuşkuludur. Bir başka sonuç, BM raporu ne yönde olursa olsun, Türkiye’de toplumun ve Meclis içi/dışı muhalefetin ezici çoğunluğu, emperyalizmin saldırdığı Suriye üzerine zalimlerle birlikte çullanılmasına ve savaşın Türkiye’ye taşınmasına karşıdır. Muhalif siyasetin karar alıcıları bunu doğru okumayı bilmelidir.


 

 

22//, GAZETE SOL, GÜMRÜK BİRLİĞİ SORUNU

 

 

Bu hafta başı bütün gazetelerde Türkiye-AB ticaret açığı haberi yer buldu. Habere göre, 1996 sonrasında Gümrük Birliği’nin (GB) Türkiye’ye dış ticaret açığı olarak faturası 221 milyar dolardı. Haberin kaynağı, İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası (İSMMMO) idi.

Türkiye’nin GB sürecinden itibaren AB’ye karşı verdiği dış ticaret açıklarını alt alta yazıp toplamak, ancak 1996 öncesinde Türkiye ile AB’nin dış ticaretinin dengede olduğu bir durumda doğru ve anlamlı olurdu. Ama gerçek durum bu değildir; Türkiye-AB dış ticareti hep Türkiye aleyhine açıkla sonuçlanmıştır. 1996’da 15 üyeli, 2004’te 25 üyeli, daha sonra 27-28 üyeli AB bakımından yapılacak karşılaştırmalar durumu değiştirmez. Tek tek ülkelerle yapılacak karşılaştırmalar bunun dışına çıkabilir.

İSMMMO açıklaması ayrıca, ekonomistlerin uzun süredir dile getirdiği bir gelişmeye değiniyor: Türkiye’nin dış ticaretinde, hem ihracat hem ithalat bakımından, AB’nin önemi azalıyor. Öyleyse? Bundan GB’nin AB’nin istediği sonuca ulaşamadığını mı çıkaracağız? Hayır. AB’nin Türkiye dış ticaretindeki payı azalıyor, çünkü Türkiye’nin dış ticareti AB ile olan ticaretten daha hızlı büyüyor. Ama AB ile ticarette de hacim giderek büyüyor; dolayısıyla AB ile dış ticaret açığı da hacmen sürekli büyüyor. Öte yandan, dış ticarette ülke/bölge bağımlılığının azalması iyi bir gelişme sayılabilir; ama dış ticaret açığının milli gelire oranının büyüdüğü bir süreçte bunu olumlu görmek zor; bir ithalat ekonomisine dönüşmüşseniz, dış ticarette ülke çeşitlenmesiyle avunmanız imkansız. AB’nin toplam dış ticaretteki payı azaldıkça, Türkiye’nin dış ticaret açıklarına en olumsuz etkiler de AB dışından, özellikle de Rusya (enerji) ve Çin’den gelmeye başladı.

AB ile GB’nin getirdiği dış açık sorunlarına, sektör bazında ayrıntılı karşılaştırmalara başvurmadan anlam yüklenemeyeceği açık. Ama GB’nin Türkiye’nin dış açıklarına olumsuz etkileri de sadece AB ile ticari ilişkiler bağlamında ele alınamaz. Türkiye, AB ile GB düzenlemesiyle, AB’nin AB dışı ülkelere uyguladığı gümrük rejimini ve serbest ticaret anlaşmalarını (STA) da kabullenmiş sayıldığı için, kendi iç pazarına AB dışından gelen mallara karşı da koruyamaz duruma geldi. Buna karşılık, Türkiye bir AB ülkesi olmadığı için üçüncü ülkeler iç pazarlarını Türkiye’ye açmıyorlar.

Şimdi AB-ABD serbest ticaret anlaşmasının imzalanması arifesinde, bu yöndeki kaygılar büyümekte. Bu bağlamda Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan AB’yi ikiyüzlülükle itham ederken, ABD’nin Türkiye ile derhal bir STA imzalayarak AB’nin vurdumduymazlığını yapmayacağını umut ediyor.. Türkiye’nin umudunu ABD ile akdedilecek bir STA anlaşmasına bağlamak hazin ve acınası bir durum. Eşit düzeylerde olmayan ekonomiler arasındaki serbest ticaret rejimlerinin daha az gelişmiş ekonomilerin aleyhine sonuç verdiği 19. yüzyıl uygulamalarından itibaren bilinmekte. Kaldı ki, ABD’nin Türkiye ile bir STA sürecine girebileceğine dair bir beyanı da ortada yok. Nasıl olsa AB ile imzalayacağı STA eşanlı olarak Türkiye pazarını da kendisine açacak; neden kendi pazarını Türkiye’ye açsın?

Son olarak, GB’nin olumsuz etkilerinin ticari alanla sınırlı kalmadığını not etmek gerekiyor. Sanayileşme süreci tamamlanmamış veya kesintiye uğramış bir ülkenin gelişmiş sanayi ülkeleriyle serbest ticaret ilişkilerine girmelerinin sanayi üzerindeki dolaylı yapısal etkileri genellikle yıkıcıdır. Türkiye de ihracatın ve sanayinin ithalat bağımlılığının artmasına bağlı olarak 15 yıldır hızlı bir sanayisizleşme sürecine girmiş durumda. Bunun sonucunda hem sanayinin milli gelirdeki payı sürekli gerilemekte hem de önemli bir nitelik kaybına uğramakta. Kaldı ki, tarım gibi GB dışında kaldığı iddia edilen bir sektör bile bu süreçten olumsuz etkilenmekte. Ayrıca, Türkiye’nin en önemli sorununa dönüşen dış açıklarının sınırlandırılabilmesi de dış ticaret açıklarının azaltılabilmesine bağlı. İşte bu nedenlerle Türkiye vakit geçirmeden GB denilen bu ayakbağını aşmak zorunda. Bunun için de dışa bağımlı iktidar yapılarının aşılması gerekiyor.