ÖNEMLİ LİNKLER







Anket
Siteyi Beğendinizmi?
 
Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2012 JoomlaWorks Ltd.

15/08/2013, GAZETE SOL, YEREL YÖNETİMLER VE SOL

 

 
 
YEREL YÖNETİMLER VE SOL
 
Yerel yönetimlerin dünya ölçeğinde demokrasinin ve aydınlanmanın beşiği olmasını, hizmet önceliğinin kent emekçilerine dönük olmasını sağlayan, sol hareketlerdir. Sağ hareketler açısından ise yerel yönetimler, rant kovalama pratiğinin yerel ölçekli staj yerleridir. Kuşkusuz bu genellemeler, her genelleme gibi, mutlaklıkları değil de ağırlıklı olan eğilimleri işaret ettiği ölçüde yol gösterici değere sahiptir.
 
Kapitalist sistem içinde kabaca üç farklı siyaset yerel yönetimleri (kısaca belediyeleri) yönetmektedir: Sosyalist belediyecilik, sosyal demokrat belediyecilik ve sağ partilerin belediyeciliği. Sistemin merkez ve çevre ülkelerinin farklı konumları da ayrıca değerlendirmeye alınmalıdır.
 
Merkez ülkelerde sosyalist sol açısından, ilk zamanlarda, yerel yönetimler merkezi iktidarın alternatif mekanları olarak ve hatta ona ulaşmaya bir hazırlık evresi olarak tanımlanmaktaydı. Ancak kapitalist sistemin egemenliğinin kırılamaması ve yerelden başlayarak merkezi iktidarın fethinin pek mümkün olamadığının görülmesi, bu arada siyasi coğrafyaların yerel düzlemlerde tarihsel parçalanmışlığının genellikle aşılamaması gibi nedenlerle bu iddialar yerine siyaset alanında tutunma alanları olmaya doğru bir evrim geçirdi.
 
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde sosyalist/komünist partilerin metropol kapitalist ülkelerde merkezi iktidarı paylaştığı dönemler de oldu, ancak uzun sürmedi. İtalyan Komünist Partisi’nin (İKP) tüm gücüne ve büyük metropolleri uzun süre başarıyla yönetme kapasitesine rağmen, merkezi iktidara ortak olması, gladyo gibi araçları da kullanan hegemon gücün perde arkasından müdahaleleriyle, her dönem engellendi. Halen gerileyen gücüne rağmen  komünist/sosyalist partiler, kapitalizmin merkez ülkelerinde yerel yönetimlerde görece daha fazla varlık göstermektedir. Büyük kentleri alamadıkları durumda, düşük gelirli emekçilerin yoğun yaşadığı büyük kent çeperlerindeki belediyeleri ve güçlü oldukları bölgelerdeki taşra belediyelerini koruyabilmekteler.
***
Yerelden gelerek merkezi iktidarı fethetme örnekleri, kapitalist sistemin hakim sınıfı olan sermaye partilerinden yani sağdan gelmiştir. Paris belediye başkanlığından gelen Chirac’ın cumhurbaşkanlığına kadar tırmanması bunun bir örneğidir ama bu, Fransız siyasal sisteminin özgünlüğüyle de ilişkilidir. Fransa’da çeşitli siyasi konumların tek elde toplanabilmesi (hem belediye başkanı hem parti başkanı hem bakan/başbakan gibi) mümkün olabildiğinden bu tür örnekler istisnaî değildir.
 
Bir siyasal İslam hareketinin metropol belediye başkanlığından gelerek cumhurbaşkanlığına kadar yükselme örneğini Ahmedinecad da İran’da vermişti. Buna karşılık, bir çevre ülkesinin laik cumhuriyet rejiminde, bir metropol belediye yönetiminden gelen kadroların merkezi iktidarı tümüyle ele geçirmesi ve İslamcı bir rejim inşasına koyulması sıradışı bir örnektir. 1994’te Refah Partisi’nin, kılpayı kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinden 1995 genel seçimlerinde birinci parti çıkabilmesi; dönemin belediye başkanının 2001’de kurulan AKP’nin yükselişinde oynadığı özel konum ve ülkenin 10 küsur yıllık kaderine hakim olacak bir politikacıya dönüşmesi de sıradışıdır. Kuşkusuz bu sürecin çalışmasında hegemon gücün tercihleri de önemsiz değildir.
***
Sosyal demokrasi, sosyalist programa sahip hareketlerden farklı olarak, kapitalist sistem içi bir harekettir. Bu niteliği nedeniyle sistemi içinden dönüştürmeye çalışır; yani sisteme daha fazla toplumsal içerik kazandırmaya, kentsel alanın düzenlenmesinde daha demokratik, çevreye, doğaya daha saygılı programlar oluşturmaya yönelir; insan hak ve özgürlüklerine ve sosyal dayanışma ağları kurmaya öncelik verir.
 
Sosyalist sol ve sosyal demokrat belediyecilik, uygulama programları temelinde giderek buluşmaktadır. Fransa gibi iki turlu seçim sistemlerinde, sosyalist/komünist ve sosyal demokrat partiler arasında ikinci tur ittifakları da yaygın olarak oluşturulmaktadır. Merkez ülkelerde sosyal demokratların merkezi iktidarı yönetme fırsatları da az değildir. Ancak merkez ülkelerde sosyal demokrasinin neo-liberal programlara angaje olması ve sistemin küresel çıkarlarının sözcülüğünü yapmaya yönelmeleri nedeniyle, orada da solda olmanın farkını vurgulamak merkezi yönetimden çok yerel yönetimlerine düşmektedir.
 
Bu arada sağ belediyeciliğin de giderek sosyal belediyecilik alanına el atması nedeniyle, sol belediyeciliğin sağ belediyecilikten farkını toplumun açıkça algılayabilmesini sağlama çabalarının önemini arttırmaktadır. Sermaye açısından kentsel mekanın kapitalist birikimde giderek artan bir öneme ve metalaşmaya konu olması, sağ-sol belediyecilikleri bazen benzeştirir bazen de yaklaşım farklarını büyütürken, sol belediyeciliğin de kendini bu bağlamda yeniden sorgulaması ve tanımlamasını zorunlu kılmaktadır. Gezi Direnişi’nin en azından bunu öğretmiş olması gerekir.
 

08/08/2013, GAZETE SOL, BU DAVA DİVAN'A KALMAZ

 

                             
BU DAVA DİVAN’A KALMAZ
 
Pazartesi günü Silivri’deydim. Aydınlanma meşaleleriyle dayanışma adına, sosyalist dostlara güç vermek adına.
 
İktidarın özel yetkili mahkemeleri, özel talimatlı/uzaktan kumandalı kararlarını veriyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yok. Rejim yıkıcılığına ve yenisinin inşasına direnenlere gözdağı vermek için, bazılarını göz önünden fiziken ayıklamak için, iktidarın iç ve dış ortaklarına düzmece davalar ve kurbanlar gerekiyordu.
 
Bu nedenle de, rejim yıkıcılarının düzmece davalarını, halkın ve dünyanın gözünde hükümsüz kalan/kalacak hükümlerini, “hukukun üstünlüğü ve yargının/ yargıçların vicdanı” gibi kavramlar üzerinden eleştirmeye çabalamak abesle iştigal oluyor.
 
Neo-liberal düzenle sarmaş dolaş olan, hatta bununla yetinmeyip hiçbir kural tanımayan ultra-liberal bir vurgun düzeni kuran, kamu varlıklarının eritilmesinin ve inanılmaz yolsuzlukların sorumluluğunu taşıyan, tarımı ve ülke topraklarının altını üstünü ulus-aşırı şirketlerin insafına terk eden, büyük bir kentsel talanın başlatıcısı ve sürdürücüsü olan, üstelik aydınlanmacı bir cumhuriyet geleneği üzerine din temelli bir otokratik rejim inşasına yönelen bir iktidar türünün, kendisini koruyacak önlemlere/ düzenlemelere/ kurumsal korumalara ihtiyacı vardır. Bunların başında yargının teslim alınması gelir.
***
Böyle bir iktidar türüne hâlâ dış destek verilir mi? “Bundan böyle verilmez” diye düşünen yanlış bir başlangıç yapar. Çevre ülkelerdeki demokrasinin varlığını/yokluğunu sistemin yönlendirici ülkelerinin umursadığını sanmak hatasıdır bu. Oysa Batı, “Bon pour l’Orient” (“Doğu için yeterli”) kavramını, tam da bunun gibi çifte standartları kendi toplumuna kanıksatmak için uydurmuştur.
 
Kuşkusuz derece farklılıkları vardır. Türkiye’deki demokrasi dışına çıkışlar, demokrasinin hiç olmadığı Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki zorbalıklara kıyasla daha fazla tepki çeker. Bunun nedenleri vardır: (i) Batı kamuoyu Türkiye gibi yakın çeperdeki ülkelerdeki despotik eğilimlere daha fazla ilgi gösterir ve kendi ülke yöneticilerinin de tepki vermesini bekler; bunun arkasında bireyler arasındaki daha güçlü ilişki ağlarının ve Batılı bireyin kendini daha fazla özdeşleştirilebileceği bir toplumsal dokunun (dolayısıyla kendi başına da gelmesi olasılığını düşündürmesinin) de payı vardır kuşkusuz; (ii) Türkiye gibi AB ile (avutmalık da olsa) üyelik müzakereleri götüren bir ülkedeki otokratik gidişatın belirli hazım limitleri vardır; bunlar aşılınca tepki vermek zorunlu hale gelir.
 
Ancak, karşı yönden dengeleyici etkenler de çalışır. Özellikle de bölgesel çıkarların gereği olarak, “güvenilir müttefik” yani “güvenilir taşeron” ihtiyacı varsa ve giderek büyüyorsa. Eğer, hegemon güçlerin çıkarları gerektiriyorsa, yakın çemberdeki bir ülkenin despot yöneticisi veya iktidarı, belirli ayarlar verilmek koşuluyla, ayakta tutulmak istenecektir. Bu anlamda emperyalizm, Batı ittifak zinciri içinde kalan bir hibrit demokraside dinci faşizmin kök salmasına da göz yumacaktır. Mutemet bir iktidar alternatifi bulunana kadar… Ki bu bazen aynı iktidarın daha yumuşak görünümlü (Erdoğansız bir AKP, ya da Güllü bir AKP gibi) bir varyantı da olabilir.
Çünkü emperyalizm açısından kâbus senaryosu, bir Ortadoğu ülkesinde daha (İran’ın yanısıra) bağımsız bir siyasi yapının neşet etmesidir. Hele Türkiye öneminde bir ülkede. Bu nedenle Ergenekon, Balyoz, vb. operasyonları desteklemesi kendi doğası ve çıkarı gereğidir.
 
Devrimcilere düşen öncelikli görev, emperyalizmin ve taşeronu dinci faşizmin hesaplarını bozmaktır.
 
Ne diyordu dünyevi hesaplaşmadan umudunu kesen büyük ozanımız Pir Sultan Abdal: “Kalsın benim davam, Divan’a kalsın”. AKP’nin davaları Divan’a kalmayacaktır. İktidarın ve güdümlü mahkemelerinin davaları bu dünyada görülecektir. Üstelik sahte delil ve iddianameye gerek kalmaksızın.
 
Karşı-devrim sürecini ancak devrimci bir süreç paklar. Türkiye dünyaya yeniden örnek olacaktır.
 

01/08/2013, GAZETE SOL, NASIL BİR ÇÖZÜM?

 

OĞUZ OYAN

NASIL BİR ÇÖZÜM?

Zayıf bir Erdoğan-AKP iktidarının bugünkü durumda Kürt hareketinin işine gelmediğini daha önce yazdık. Hareket, iktidarın gücünü önemli ölçüde aşındıran Gezi direnişini bu yüzden bir köstek, hatta bir “ulusalcı tertip” olarak görmeyi tercih etti ve kendi kitlesinin eylemlere katılmasını adeta yasakladı. (Hatta şimdilerde AKP’in İstanbul’u kaybetmesi olasılığı da “hareketi” aynı ölçülerde telaşlandırmakta ve aday belirlemesini etkilemekte).

Anayasal ve yasal düzlemde Kürtlere bir takım ileri hakların tanınması ve sorunu AKP’nin ve Kürt siyasetinin istediği biçimde bölgeselleştirmenin getireceği ilave siyasi yüklerin içerde taşınabilmesi için güçlü bir iktidar seçeneğinin şart olduğu açık.

Ancak Gezi direnişinin iyice hırpalayıp despotik yüzünü açığa çıkardığı bir Erdoğan iktidarının da, paradoksal olarak, elinde kalan tek “demokrasi” oyuncağının Kürt meselesi olduğunu; uzun yıllardır gücünün katmerlenmesine katkı yapan ABD-AB ekseninin telkin veya dayatmalarına daha açık hale geldiğini de kabul etmek gerekiyor. Yani zayıfladıkça ödünlerde daha cüretkar bir kıvama da getiriliyor. Batı’nın dayatmaları sadece Kürt meselesinden ibaret değil; ruhban okulundan ökümeniklik meselesine, Lozan’ın delinmesinden Kıbrıs meselesine kadar uzanıyor, uzanacak.

Ama paradoks başka biçimde de sürecek: Dışarının gönlünü hoş ettikçe içeride sıkışacak. İçeride sıkıştıkça zorbalaşacak. Ergenekon davasında yumuşama belirtisi göstermeyecek. Polis devletini kurmakta hızlanacak. Hem Erdoğan iktidarını hem de boyun eğmeyen toplumu zor günler bekliyor vesselam…

***
Gelelim Kürt sorununda çözüm meselesine. Önce bir saptama. Oslo görüşmelerinden ve 2009 Habur karşılamasından sonra, süreçte inisiyatif PKK eline geçmiştir. İmralı görüşmeleri bunu perçinlemiştir. Dış baskılar da buna eklenince AKP’nin hareket alanı daralmıştır. 2009 öncesine dönüş yolları tıkanmıştır.

Ülkenin bütünsel çıkarları ekseninden ve emperyalizmin planlarından bağımsız olarak düşünebilen sol demokratik kamuoyu açısından ise “çözüm” ile ilgili çerçevenin sınırları ve ilkeleri bellidir:

1. Ülkede demokrasi olmadan, bir bölgeye veya bir etnik topluluğa “demokratik çözüm” getirmek tasavvuru ham hayaldir, kalıcı sonuç vermesi olanaksızdır. Gezi Direnişi bunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ülkede demokrasi isteniyorsa, hemen atılabilecek adımlar bellidir: Seçim barajını kaldırmak, özel yetkili terör mahkemelerini lağvetmek, toplantı ve gösteri hakkını tam güvenceye almak, “faili meçhul” cinayetlerin üzerine gitmek, hukuk devletine ve medya özgürlüğüne saygı göstermek, haksız tutukluluklara ve Gezi sonrası artan polis-yargı şiddetine derhal son vermek, düzmece iddianamelerle mahkûm edilenlere yeniden ve adil bir biçimde yargılanma hakkı tanımak, vb…
2. “Ver çözümü, al İslami despotizmi” pazarlığının, sadece toplumun aydınlık kesimlerini değil Kürt hareketinin bir bölümünü de karşısına alacağı daha iyi anlaşılmıştır. Bu tür bir örtülü pazarlığın, toplumun büyük çoğunluğu bakımından demokrasi dışı, siyasi ahlak dışı, ilkesiz, samimiyetsiz olarak damgalanması ve kabul edilemez bulunması kaçınılmazdır. Gezi direnişçileri bunu da haykırmaktadır.
3. “Çözüm süreci”, kapalı kapılar ardında toplumdan ve toplumun seçilmiş temsilcilerinden gizlenerek yürütülemez. İktidar partisinin dar bir kliği, tek taraflı, siyasi sorumluluktan uzak anlayışlarla bu süreci yönetme meşruiyetine sahip değildir. Çözüm arayışı hukuk devleti ilke ve kurallarına göre yürütülmek zorundadır. Eğer bir çözüm süreci işleyecekse, bunun adresi TBMM’dir. Bu, iktidarın, hukuksuzluğa meşruiyet kazandırma veya başarısızlığa paydaş arama samimiyetsizliğinden tamamen farklı bir yaklaşımdır.
4. Türkiye, Kürt sorununu ülke sınırları içinde çözebilir. Sınır dışında çözüm aramak, kontrolü elden kaçırmak demektir, maceradır, yeni-Osmanlıcılıktır, dolayısıyla emperyalizmin planlarına dahil olmaktır ve muhtemel sonucu bölgesel savaştır. Toplumun ezici çoğunluğu tüm bu olasılıkları reddetmektedir.

 

 

 

 

25/07/2013, GAZETE SOL, SOL VE ULUSALCILIK

OĞUZ OYAN

SOL VE ULUSALCILIK

Bir dünya hegemonik sisteminin tahakküm/ belirleyicilik gücü, onun kendi kavramlarını, kendi dilini, kültürünü ve bakış açılarını (dolayısıyla çıkarlarını) egemen kılma derecesiyle ölçülebilir.

Sistemin hegemon güçlerinin ulusalcılık konusundaki yaklaşımları tam da hegemonya mücadelesinin merkezindedir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında, Avrupa’da faşist-milliyetçi yayılmacılık, karşısında önce sol yurtseverleri buldu. Fransa’da, Yunanistan’da… nazizme ve işgale karşı direnişin örgütlenebilmesinin ulusalcılıktan/ yurtseverlikten daha kapsayıcı bir başka birleştiricisi olabilir miydi? Bu, İspanya İç Savaşı gibi uluslararası sol dayanışmaya en açık sınıf çatışmalarında bile böyledir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, özellikle ikinci küreselleşme çağında (1945-79), onlarca yeni devlet kuruldu. Bu devletler bağımsızlıklarını ya savaşarak ya da, şartların zorlamasıyla, sulhen elde ettiler. Bu, genelde sancılı bir süreçti. Emperyalizm karşıtlığı ve sol niteliği baskın olan ulusal kurtuluş savaşlarının karşısına emperyalizmin ilk çıkardığı güçler, sahte milliyetçiler yani pro-emperyalistler oldu. Vietnam’dan Angola’ya kadar sağ milliyetçi güçler yaratılarak silahlı iç çatışmalar körüklendi, ülkeler bölündü.

Eski sömürgelerin ulusal devletlerini kurmaya girişmeleri önlenemeyince, bu ülkelerin hegemonik sistemden bağımsız bir ulusal ekonomik kalkınma stratejisine sahip olmalarını engellemek veya en azından onların hegemon güçlerin siyasi-iktisadi nüfuz alanında kalmalarını sağlamak öne çıkarıldı. Türkiye gibi ulusal kurtuluş mücadeleleri tarihini en erkenden belirleyen eski bir ulus-devlet için bile, 1980 sonrasında sistemin uluslararası mali-ekonomik biçimlendirme kurumları (IMF ve WB) devreye sokularak, benzer bir senaryo yazıldı. Aynı senaryo, 2000’lerde yenilerek halen uygulanmakta.

1980 sonrasının üçüncü küreselleşme aşaması, sermaye birikimindeki tıkanmaları neo-liberal aşırılıklarla aşmanın kuramsal olarak temellendirildiği ve keskin bir sıçramayla uygulamaya taşındığı dönemdi. Sistemin ideoloji üretim merkezleri, yeni kavramları piyasaya sürmekte gecikmedi. Artık devletleştirme/millileştirme değil özelleştirme çağıydı; karma ekonomi, planlama, ulusal sanayileşme gibi kavramlar tarihin çöp sepetine atılmalıydı.

Yeni kavramların ortalığı istilasına rağmen henüz “küreselleşme” sihirli sözcüğü yaygın kullanıma girmemişti. Bunun için mali sermayenin küresel düzlemdeki hareketinin önündeki tüm engellerin ayıklandığı 1990’ları beklemek gerekti. “Küreselleşme” içeri girerken “ulus-devlet” kavramının meydanı terk etmesi gerekiyordu. Sermaye küreselleşirken ulus-devletler yerelleşmeliydi. Uluslararasılaşan sermaye, karşısında güçlü ulus-devletler değil, ufalanmış, nominalleşmiş, parçalanmış, yerelleşmiş, bölge idarelerine/federe devletlere bölünmüş devletler veya ulus-devletten güçlü yetkiler devralmış yerel yönetimler istiyordu.

Artık, “ulus-devletlerin sonu, tarihin sonu” masallarının tam zamanıydı. Bu masallara meyleden safdiller ile sistemin kadrolu/ gönüllü ideologları açısından artık üniter devleti de bir ulus-devlet kalıntısı olarak mahkum etmenin sırası gelmişti. Dünya hegemon gücünün, federatif yapıda olmakla birlikte aynı zamanda dünyanın en güçlü ulus-devleti olduğu gerçeğini nasılsa herkes bilemeyecekti. En azından çevre ülkelerde.
Merkez ülkelerde ise kavrayışlar hızla değişecek, ulus-devletin sonunu ilan edenler bu yapının kapitalizmin bekası için hâlâ vazgeçilmez olduğunu tekrar fark ederek yeniden kavramsallaştıracak; ulus-devletin AB gibi entegrasyonlarda bile çok dirençli bir yapıya sahip olduğunu ve federal Almanya gibi örneklerde sürekli güç kazandığını 2000’lerde artık sokaktaki vatandaş bile görebilecekti.

Peki ama, PKK-BDP çevrelerinden giderek sık aralarla yükselen şu ulus-devlet karşıtlığı, ulus-devletlerin geçmişin tekçi/milliyetçi siyasi yapıları olduğu demeçlerine ne oluyor? Ulus-devleti yanlış biçimde üniter yapıyla özdeşleştirerek hedef aldıkları için mi? Bilgisizlikten mi yoksa Türkiye solunun/aydınının birikimini hafife aldıkları için mi? Etnik milliyetçiliğin en koyusunu yaparken “milliyetçiliğe” pejoratif bir anlam yükledikleri için mi? Türkiye ulus-devletini zayıflatmayı/yıkmayı (daha sonra kurmayı planladıkları çift etnili, “çift-uluslu” bir siyasi yapının mayalanması için) ilk hedef olarak belirledikleri için mi? Ya da kaderlerini emperyalizmin bölge planlarına fazlasıyla bağladıkları için mi?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlaşması olan Lozan’ın 90. yıldönümünde bu soruları sormanın ve ülkemiz insanının ve solun anti-emperyalist reflekslerini yeniden hatırlamanın tam zamanıdır.

 

 

 

 

 

GAZETE SOL, 05/09/2013, KOALİSYON YARA ALDI

 

 
KOALİSYON YARA ALDI
 
Emperyalist koalisyon, Büyük Britanya parlamentosunun aldığı tarihi karar sonrasında büyük yara aldı. Olay tarihiydi: İngiltere tarihi açısından olduğu kadar anglo-sakson dayanışmasının kırılması bakımından da… Ama aynı zamanda güncel dengeleri sarsacak boyuttaydı: ABD Başkanının duraksamaları bu karardan sonra daha da arttı, müdahale kararı aldığını açıklarken bile belirgin hedefler gösteremedi, müdahalenin boyutunu çok sınırladı ve zayıf iç desteğin de etkisiyle kararı kendi parlamentosunun onayına götürmeye yöneldi.
 
1 Mart 2003’te TBMM kararı nasıl ABD’nin Irak’a Türkiye’den açacağı cepheye bir şamar gibi çarptıysa, İngiltere Parlamentosununki de öyleydi. Üstelik bu karar, emperyalist müdahale açısından bir meşruiyet sorunu da yaratmıştı. 2003’te sadece iki partinin temsil edildiği TBMM’de CHP’nin tam kadro muhalefetine bazı AKP milletvekillerinin de katılmasıyla savaş tezkeresine hayır kararı çıkmıştı. Bu karar, çelişkili bir biçimde, AKP iktidarına ve RTE’ye Avrupa ve Arap dünyasında beklemediği ve hak etmediği bir itibar kazandırmıştı. Aslında RTE henüz Başbakan olmadan Kuzey Cephesi’nin açılacağı güvencesini Bush’a vermiş, Şubat 2003’te geçirilen ilk tezkereyle de ABD silahları ve lojistik malzemeleri İskenderun’dan giriş yapmaya başlamıştı. İşte verdiği ve tutamadığı bu söz nedeniyle ABD’nin öfkesinden ürken RTE, danışmanı aracılığıyla “Deliğe süpürmeyin kullanın” sözlerini iletmişti. (Herhalde Cameron benzer ifadeleri söylese siyasi intiharı anında  gerçekleşirdi).
 
AKP, 1 Mart 2003 Kararıyla ABD dışı dünyada sağladığı itibarı daha sonra bozuk para gibi harcadı. Bugün bölgede ve dünyada itibarı yerlerde sürünen bir Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin, dünya hegemon gücüne yaranma aşırılıklarını üzüntü ve kaygıyla izliyoruz. Üzüntü ve kaygı, ülke ve toplum adına. Kendilerini kurtarmak adına Türkiye’yi haksız bir savaşa sürüklemek histerisi, sadece bu kişilerin ruhsal yapılarını ilgilendirseydi mesele olmazdı. Üzüntü verici, çünkü anti-emperyalist ve haklı bir savaşla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri olarak, emperyalizmin yanında saf tutarak komşu ülkeye saldırmak, Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin en temel ilkesini, “tam bağımsızlık” şiarını, yerle bir etmektir. Bu, Cumhuriyet’e yapılacak en büyük ihanettir. Belki ilk değil, ama en büyüğü. Kaygı verici, çünkü sadece saldırılan ülkede değil kendi ülkemizde de yaşamlar tehdit altında olacaktır. Şimdiye kadar İslamcı teröristlere destek vererek yol açılan cinayetlerden çok daha fazlasının tehdididir bu.
***
Emperyalist koalisyon içinde kalanlar da ilginç: ABD, Fransa, İsrail, Avustralya ve şimdilerde geri vitese takan bazı Arap ülkeleri, kuşkusuz El Kaide ve El Nusra.  Ama en ilginç olanı, Sosyalist Parti (PS) ve François Hollande’ın yönetimindeki Fransa. Adındaki “sosyalist”e bakmayın; sosyal-demokrat bir parti; ama üyeleri kendilerini “sosyal-demokrasi”den daha soldaymış gibi göstermeyi pek sever. Hollande ve PS, Suriye’ye müdahale hevesinde bizimkilerden geride değil. Fransız sosyalistleri ile Türkiye’nin İslamcı siyaseti ve bölgedeki İslamcı radikaller, “demokrasi” mücahitliğinde buluşuveriyorlar.
 
Kapitalist sistemin merkez ülkelerindeki sosyal-demokrat iktidarlar, emperyalist sistemin de yöneticisi konumunda olurlar. Bilirler ki, kendi ülkelerinde refahın artması ve bölüşümcü politikalar uygulanabilmesi için (içteki sömürünün törpülenebilmesi için), dış artık ürün elde edilmesi yani dünya halklarının sömürülmesi ve enerji kaynaklarına el konulabilmesi gerekir. Onların solculuğu, ülke sınırlarında durur. İçerdeki solculukları da zaten sınıf siyasetini terk etmiş, insan hakları ve kimlik siyasetine demir atmıştır.
 
Çevre ülkelerde bu kadarıyla solculuk olmaz. Olamadığını Latin-Amerika toplumları gösteriyor. Türkiye’de CHP, sadece anti-emperyalist tarihi mirası bakımından dahi Avrupa sosyal-demokrat partilerinden çok farklı, çok ileri bir konumdadır ama bunu canlı tutması gerekir. Kamuculuğu ve emek yanlılığı bakımından da aradaki farkı açması işten bile değildir. İnsan hakları, demokrasi, özgürlükler ve hukuk devleti savunuculuğu azgelişmiş bir demokraside zaten sadece solun omuzlarındadır. Bu nedenle, liberal soldan ve Kürt siyasetinden CHP’ye Avrupa tarzı sosyal-demokrat parti olması için ayar vermeye kalkanların, Fransız sosyalistlerinin (ve Avrupa Sosyalist Partisi’nin) Suriye politikalarından sonra, söyleyecek sözleri kalmamıştır.