ÖNEMLİ LİNKLER







Anket
Siteyi Beğendinizmi?
 
Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2012 JoomlaWorks Ltd.

GAZETE SOL, 29/08/2013, SAVAŞLAR NE İŞE YARAR?

 

SAVAŞLAR NE İŞE YARAR?

 
Savaş, kapitalizm öncesi toplumlardan beri, bir dış artık ürün sağma düzeneği olarak işe yarar. Fetihçi devletler, öncelikle başka toplumların artık ürününe, ülkelerinin değerli madenlerine el koyma amacını güder. Bölgesel/kıtasal hakimiyet peşindeki yükselen güçler için kuşkusuz askeri ve siyasi anlamda stratejik hedefler de gözetilir. Ama ekonomik hedefler göz ardı edilmeden; çünkü kurulan imparatorluğun ayakta kalması, ekonomik anlamda yaşayabilirliğine bağlıdır. Bu nedenle de, savaşın geçici veya kalıcı getirilerinden en çok yarar sağlayacak olan hakim sınıflar savaşların çıkmasında her zaman belirleyici rol oynarlar Antik Roma’da senatör sınıfıyla iç içe geçmiş vergi toplayıcısı iltizam kumpanyalarının bu konudaki rolleri iyi bilinir.

İç ve dış sömürü ilişkilerinde niteliksel bir değişim yaşandığı kapitalizm çağında, yükselen güçler artık küresel bir hakimiyeti hedeflemek durumundadırlar. Sömürge kumpanyaları, sömürgeleştirilecek alanların belirlenmesinden bu ilişkinin derinliğinin tayinine kadar iktidarları etkilerler. Kapitalizmin emperyalizm aşamasında ise dev silah ve enerji şirketleri, savaşın ve barışın efendilerine dönüşürler.

Kuşkusuz savaşlar iç nedenlere bağlı olarak da çıkartılabilir. İçerde sıkışan iktidarlar (ve hakim sermaye kesimleri) kaçış kapısı olarak savaşı kullanabilirler; üstelik bu, içerdeki hakimiyet sorunlarının üzerine yeni baskılama araçlarıyla (sıkıyönetim, grev yasakları, toplantı ve yürüyüş yasakları, yayın yasakları,vb.) gidilmesinin gerekçelerini sağlayabilir.
***
Peki 21. yüzyıl başlarında kapitalist dünyanın bir çevre ülkesinin savaş çığırtkanlığına ne demeli? Bölgesel hakimiyet peşindeki bir yerel iktidarın, sırtını dünya hegemon gücüne dayayarak ama aynı zamanda karasal harekâtta onun “mayın eşeği” rolünü üstlenmeyi kabullenerek, Kerkük-Musul hayalleri kurmasına mı bağlamalı? Kuşkusuz bu hayal Özal’ın 1990’da “bir koyup üç alma” fantezisinden beri var. Türkiye’nin hakim sınıfları bu hayali Demirel dönemlerinde dahi kurmuyor değillerdi. Şimdi buna doğrudan ulaşmak yerine, gözlerine daha “olabilir” görünen bir Türkiye-Kürdistan konfederasyonu üzerinden ve yeni devlete sağlanacak askeri koruma karşılığında enerji kaynaklarından (ganimetten) pay almak modeli cilalanıyor.

Dış politikası iflas etmiş bir iktidarın böylesine bir “başarı”ya ihtiyacı açık. O olmazsa, Esad’ın devrilmesinde rol almak ve eğer bu başarılırsa Suriye’nin yeniden inşasında ihale kapmak ve siyasi şekillenmesinde sözü dinlenir “görünmek” de idare edebilir. Ancak, kaybetmeden kazanmak isteyen, yani bölgede sağlanacak barış ortamında yatırım alanlarını genişletmek isteyen Türkiye burjuvazisinin, sonucu belirsiz bu maceracı bütün kesimleriyle destekçi olduğunu söylemek zor. İtiraz edebilecekleri bir ortam belki yok, ama bu projelerin ilk tökezlemesinde -örneğin içerde bir ekonomik krizin tetiklenmesi durumunda- tavır değiştirmeleri veya karşı tavır almaları şaşırtıcı olmaz.

Gelelim iç nedenlere. 11 yıllık iktidarının sonunda topluma verecek bir şeyi kalmayan, toplumu rahatsız edecek biçimde kendi rejimini inşa sürecini hızlandırmaktan başka gündemi kalmayan, buna karşı yoğun tepkilerle karşılaşan ve bu tepkilerin sonbaharda daha da yükseleceğini öngören, emek aleyhine düzenlemelerine (kıdem tazminatının tasfiyesi gibi) yeni sayfalar eklemeyi daha fazla geciktirmemek ve sermayenin bu ortak talebini karşılayarak bu kesimler nezdinde vazgeçilmezliğini bir kez daha kanıtlayıp güven tazelemek isteyen, buna bağlı olarak emek kesiminin tepkisinin güçlü olacağını hisseden, üstelik bir ekonomik küçülmeyi ve yeni işsizlik ve iflas dalgalarını de içeren bir kriz süreciyle baş başa kalması an meselesi olan, böylesine bir konjonktürde 2014 yerel seçimlerinde yenilgiyle tanışması olasılığı giderek büyüyen bir iktidarın, toplumun dikkatini bir dış savaşa çekmek, toplumsal tepkileri sıkıyönetim yasalarıyla sindirmek gibi hesapları olmadığını kim söyleyebilir?

Bir başka konu da, Kürt siyasetine muhtemelen tutamayacağı sözler veren, veya verdiği sözleri üç seçimin kapıda beklediği bir dönemde tutmasının kendi sonunu hazırlayacağını düşünen bir sağ iktidar aklının en iyi bildiği şey daha üst bir gündem yaratarak sorumluluktan kaçmak değil midir? Bir Suriye savaşı, Kürt kesiminin taleplerini erteleterek bastırmanın ve hatta bu savaşın bir “büyük Kürdistan” kuruluşunun ilk adımı olduğu hikayesini pazarlamanın bir vesilesi yapılmayacak mıdır?

Nedenler çoğaltılabilir (ideolojik akrabalıklar, neo-Osmanlıcık hayalleri gibi) ama sonuç aynı kapıya çıkar: Erdoğan’a (ve Davutoğlu’na) savaş lazım; bunun AKP’nin bütünü tarafından benimsendiği kuşkuludur. Bir başka sonuç, BM raporu ne yönde olursa olsun, Türkiye’de toplumun ve Meclis içi/dışı muhalefetin ezici çoğunluğu, emperyalizmin saldırdığı Suriye üzerine zalimlerle birlikte çullanılmasına ve savaşın Türkiye’ye taşınmasına karşıdır. Muhalif siyasetin karar alıcıları bunu doğru okumayı bilmelidir.


 

22/08/2013, GAZETE SOL, GÜMRÜK BİRLİĞİ SORUNU

 

                                  
 
GÜMRÜK BİRLİĞİ SORUNU
 
Bu hafta başı bütün gazetelerde Türkiye-AB ticaret açığı haberi yer buldu. Habere göre, 1996 sonrasında Gümrük Birliği’nin (GB) Türkiye’ye dış ticaret açığı olarak faturası 221 milyar dolardı. Haberin kaynağı, İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası (İSMMMO) idi.
 
Türkiye’nin GB sürecinden itibaren AB’ye karşı verdiği dış ticaret açıklarını alt alta yazıp toplamak, ancak 1996 öncesinde Türkiye ile AB’nin dış ticaretinin dengede olduğu bir durumda doğru ve anlamlı olurdu. Ama gerçek durum bu değildir; Türkiye-AB dış ticareti hep Türkiye aleyhine açıkla sonuçlanmıştır. 1996’da 15 üyeli, 2004’te 25 üyeli, daha sonra 27-28 üyeli AB bakımından yapılacak karşılaştırmalar durumu değiştirmez. Tek tek ülkelerle yapılacak karşılaştırmalar bunun dışına çıkabilir.
 
İSMMMO açıklaması ayrıca, ekonomistlerin uzun süredir dile getirdiği bir gelişmeye değiniyor: Türkiye’nin dış ticaretinde, hem ihracat hem ithalat bakımından, AB’nin önemi azalıyor. Öyleyse? Bundan GB’nin AB’nin istediği sonuca ulaşamadığını mı çıkaracağız? Hayır. AB’nin Türkiye dış ticaretindeki payı azalıyor, çünkü Türkiye’nin dış ticareti AB ile olan ticaretten daha hızlı büyüyor. Ama AB ile ticarette de hacim giderek büyüyor; dolayısıyla AB ile dış ticaret açığı da hacmen sürekli büyüyor. Öte yandan, dış ticarette ülke/bölge bağımlılığının azalması iyi bir gelişme sayılabilir; ama dış ticaret açığının milli gelire oranının büyüdüğü bir süreçte bunu olumlu görmek zor; bir ithalat ekonomisine dönüşmüşseniz, dış ticarette ülke çeşitlenmesiyle avunmanız imkansız. AB’nin toplam dış ticaretteki payı azaldıkça, Türkiye’nin dış ticaret açıklarına en olumsuz etkiler de AB dışından, özellikle de Rusya (enerji) ve Çin’den gelmeye başladı.
 
AB ile GB’nin getirdiği dış açık sorunlarına, sektör bazında ayrıntılı karşılaştırmalara başvurmadan anlam yüklenemeyeceği açık. Ama GB’nin Türkiye’nin dış açıklarına olumsuz etkileri de sadece AB ile ticari ilişkiler bağlamında ele alınamaz. Türkiye, AB ile GB düzenlemesiyle, AB’nin AB dışı ülkelere uyguladığı gümrük rejimini ve serbest ticaret anlaşmalarını (STA) da kabullenmiş sayıldığı için, kendi iç pazarına AB dışından gelen mallara karşı da koruyamaz duruma geldi. Buna karşılık, Türkiye bir AB ülkesi olmadığı için üçüncü ülkeler iç pazarlarını Türkiye’ye açmıyorlar.
 
Şimdi AB-ABD serbest ticaret anlaşmasının imzalanması arifesinde, bu yöndeki kaygılar büyümekte. Bu bağlamda Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan AB’yi ikiyüzlülükle itham ederken, ABD’nin Türkiye ile derhal bir STA imzalayarak AB’nin vurdumduymazlığını yapmayacağını umut ediyor.. Türkiye’nin umudunu ABD ile akdedilecek bir STA anlaşmasına bağlamak hazin ve acınası bir durum. Eşit düzeylerde olmayan ekonomiler arasındaki serbest ticaret rejimlerinin daha az gelişmiş ekonomilerin aleyhine sonuç verdiği 19. yüzyıl uygulamalarından itibaren bilinmekte. Kaldı ki, ABD’nin Türkiye ile bir STA sürecine girebileceğine dair bir beyanı da ortada yok. Nasıl olsa AB ile imzalayacağı STA eşanlı olarak Türkiye pazarını da kendisine açacak; neden kendi pazarını Türkiye’ye açsın?
 
Son olarak, GB’nin olumsuz etkilerinin ticari alanla sınırlı kalmadığını not etmek gerekiyor.  Sanayileşme süreci tamamlanmamış veya kesintiye uğramış bir ülkenin gelişmiş sanayi ülkeleriyle serbest ticaret ilişkilerine girmelerinin sanayi üzerindeki dolaylı yapısal etkileri genellikle yıkıcıdır. Türkiye de ihracatın ve sanayinin ithalat bağımlılığının artmasına bağlı olarak 15 yıldır hızlı bir sanayisizleşme sürecine girmiş durumda. Bunun sonucunda hem sanayinin milli gelirdeki payı sürekli gerilemekte hem de önemli bir nitelik kaybına uğramakta. Kaldı ki, tarım gibi GB dışında kaldığı iddia edilen bir sektör bile bu süreçten olumsuz etkilenmekte. Ayrıca, Türkiye’nin en önemli sorununa dönüşen dış açıklarının sınırlandırılabilmesi de dış ticaret açıklarının azaltılabilmesine bağlı. İşte bu nedenlerle Türkiye vakit geçirmeden GB denilen bu ayakbağını aşmak zorunda. Bunun için de dışa bağımlı iktidar yapılarının aşılması gerekiyor.
 

18/07/2013, GAZETE SOL, KAYIPLAR

 

 OĞUZ OYAN

KAYIPLAR

Türkiye 31 Mayıs sonrasında despotizme karşı halkın başkaldırısı günlerini yaşadı, yaşıyor. Bu başkaldırının toplumsal ve siyasal kazanımları henüz tüm sonuçlarıyla ortaya çıkmamış olsa da muazzam oldu. Kuşkusuz kayıplar da verildi. Doğrudan polis şiddetine hedef olan beş canımızı yitirdik. Bir polis memuru da düşerek yaşamını yitirdi. Sakat kalanların sayısı daha fazla. Bu kayıplar ve sakatlanmalarda Başbakan Erdoğan’ın kışkırtıcı tavrı belirleyici oldu. Ama polisin içindeki Erdoğancı veya Fethullahçı polislerin şiddetseverliği arasında belirgin bir fark yoktu. Şimdi de polis ve yargı şiddetini iktidar-cemaat birlikte uyguluyorlar. Cezaevi koşullarını da ilave bir baskı/ürkütme uygulaması olarak sahaya sürüyorlar. Bunlara karşı da gereken hukuksal/ toplumsal/ siyasal tepkilerin verildiğine ve verileceğine kuşku yok.

***
Bazı kayıpların ise telafisi yok. Gezi direnişi öncesinde Nail Satlıgan’ı yitirdik; bu ayın başlarında Uğur Hüküm’ü kaybettik; dört gün önce de, geride büyük bir boşluk bırakarak Alpaslan Işıklı aramızdan ayrıldı. Alpaslan Hoca, gerçekten Işıklı bir insandı. Akademik çalışmaları yanında iki yönü belirleyiciydi: Emek mücadelesine hem kuramsal hem uygulamalı olarak (sendikaların eğitim programları üzerinden) destek vermek ile gericiliğe karşı yılmaz bir mücadelenin insanı olmak…

Bu sonuncusuna, birlikte yaşadığımız bir örnekle değinmek istiyorum. 1998 yılında Cumhuriyetin 75. yılını anmak üzere bir uluslararası sosyal bilimler kongresi düzenlemek düşüncesini geliştirmiştik. Üç kuruluşun ortaklığında ve Cumhurbaşkanlığının (Sn. Süleyman Demirel’in) himayesinde girişilen bu projenin hazırlıkları 1997 yılında başlatıldı. Kuruluşlar, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), Türk Sosyal Bilimler Derneği (TSBD) ve Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı (Tarih Vakfı) idi. (İki ek kutlama projesi daha vardı ama bunlarda TSBD görevli değildi). Hazırlıklar için geniş bir düzenleme komitesi oluşturulmakla birlikte bu üç kuruluş adına birer temsilci günlük karar alma süreçlerini yönetmekteydi. O dönemde başkanlığını üstlendiğim TSBD adına ben, TÜBA adına Prof. İlhan Tekeli, Tarih Vakfı adına da Yiğit Güloksüz.

Sn. Gülöksüz aynı zamanda TOKİ Başkanı olduğu için Cumhurbaşkanı ve Hükümetle kurulan ilişkilerin merkezindeydi. 10-12 Aralık 1998’de gerçekleştirilecek “Bilanço 1923-1998: Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 Yılına Toplu Bakış Uluslararası Kongresi”nin ön-programı 1998 başlarında ortaya çıktığında, o zaman için beklenmedik bir tepkiyle karşılaştık. Prof. Alpaslan Işıklı’nın “Cumhuriyetin İki Anti-Tezi: Said Nursi ve Fethullah Gülen” başlıklı bildirisine karşı Gülen cemaati harekete geçmişti. Bu bildirinin kongre programından çıkarılmasını talep ediyorlardı. Her yere ulaşmışlardı: Cumhurbaşkanı, Başbakan Mesut Yılmaz, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, Kültür Bakanı İstemihan Talay. Baskılar her yönden geldi. TSBD olarak akademik özgürlüğe hiçbir baskıyı kabul edemeyeceğimizi bildirdik ve Alpaslan Hoca’nın da onayını alarak, bizzat Fethullah Gülen’in (o zamanlar Türkiye’deydi) veya bir temsilcisinin o oturuma katılarak bildiri sunmasını önerdik. Açıktan dövüşü göze alamadığı için cemaatin bunu kabul etmediği bilgisi bize ulaştı.

TSBD olarak bu baskıda ısrar edilirse düzenleyici kuruluş olarak çekileceğimizi ve bunu Türkiye çapında bir olaya dönüştüreceğimizi beyan ettik. Papucun pahalı olduğu görülünce, önümüze “hiç olmazsa bildirinin başlığı değiştirilsin” önerisi getirildi. TSBD olarak bunun ancak Alpaslan Hoca’nın kararıyla olabileceğini, aksi taktirde çekilme kararımızın masada olduğunu bildirdik. Daha sonra bu yeni durumu resmen görüşmek üzere Tekeli, Gülöksüz ve ben SBF lokantasında öğle yemeğinde buluştuk. Sanırım Alpaslan Hoca, içeriği daha önemli bulduğu ve bunun mutlaka sunulması gerektiğine inandığı için ve belki de kongre hazırlığına akademisyen arkadaşlarının verdiği emeğe saygıdan ötürü, içerik aynı kalmak üzere başlığı değiştirmeyi kabul etti. Daha sonra bu bildirinin genişletilmiş halini, “Said Nursi, Fethullah Gülen ve Laik Sempatizanları” başlığıyla kitap olarak yayınladı (8. baskısı Kaynak Yayınları’ndan çıktı).

Gülen hareketine herhangi bir şekilde “demokratlık” kisvesi yakıştıranlara bu örnek olay, eğer hala gerekliyse, yeni bir yanıt olabilir. Ama belki de, engizisyonun 1600 yılında yakarak katlettiği büyük bilim insanı Giardano Bruno’nun sözleri daha iyi bir yanıttır: “Tanrı iradesini egemen kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini egemen kılmak için Tanrı’yı kullanırlar”. Türkiye’de iktidarlarını egemen kılmak için Tanrı’yı kullananları tarife gerek var mı?

Şimdi Cumhuriyetin 90. yılındayız. Herhangi bir özel kutlama projesi var mı, olabilir mi? Cumhuriyeti tarihe gömmek isteyenlerin projesi 2023’te ikinci cumhuriyetin mutlak zaferini ilan etmekti. Gezi direnişi bu heveslerin de çanına ot tıkadı.

 

 

11/07/2013, GAZETE SOL, KARAR GÜNLERİ

 

                         
 
KARAR GÜNLERİ
 
Bu haftaki yazımı biraz erkenden (Pazar akşamı) yazıyor olmam, içinden geçtiğimiz haftanın anayasa görüşmelerinde tıkanmanın teyidi olacağını görmeye engel değil.
 
Başbakanın Meclis’ten sorumlu bakanı Cemil Çiçek, bir süredir sürekli tıkanma vurgusu yaptığı Anayasa Uzlaşma Komisyonu için 4 Temmuz’da tıkanmayı hızlandıracak son hamleyi üstleniyordu: Komisyonu kurma iradesi siyasi partilere ait olduğu ve partilerden en az biri Komisyondan çekilmedikçe müzakerelerin sonlanmayacağı uzlaşma protokolüne bağlanmış olduğundan, AKP’nin masadan kalkmış sayılmayacağı bir formül olarak Çiçek’in masayı devirmesine zemin hazırlayacak son bir çıkış (kaçış) aşaması uygulamaya sokuluyordu.
 
Buna göre, uzlaşılan/ uzlaşılmayan maddeleriyle birlikte nihai metin taslağı dört partiye gönderilecek ve Meclis Başkanı parti genel başkanlarıyla buluşarak sonuç almaya (daha doğrusu sonuç alamadığına dayanarak masayı devirmeye) çalışacaktı. Üç muhalefet partisiyle daha erkenden (9 Temmuz Salı günü) buluşulmasının iki taktik nedeni vardı. Birincisi, iktidar partisi başkanına, daha kesinleştirilmiş ve en üst düzeylerden teyit edilmiş bir tıkanma tablosu sunmak ve ona “artık yapacak bir şey kalmadı” deme fırsatını vermek; ikincisi, tıkanma paniğine düşebilecek bazı muhalefet partilerinden “tıkanmayı aşacak” yeni uzlaşma ödünlerini son dakikada koparabilmek.
 
Bu ikinci taktik adım, aslında iktidar partisinin başından beri görüşmelere ilişkin stratejik hedeflerinden birinin parçasıydı: Mümkün olduğu kadar ödün kopararak bunları işine geldiği zamanda genel çerçevesinden kopararak kullanmak ve/veya bunlar sayesinde demagojik söylem haznesini sürekli dolu tutmak. Kuşkusuz daha önemli olan stratejik hedefi ise, girişebileceği toplam veya şimdi artık kısmi bir anayasa değişikliğine siyasi meşruiyet kazandırmaktı. Bu iki hedef arasındaki geçişkenlik açıktır.
 
Anayasa’da uzlaşmazlık operasyonunun habercisi, 3 Temmuz’da İçtüzük Uzlaşma Komisyonu’nda iplerin AKP talebi üzerine Çiçek eliyle (gene partiler arası protokole aykırı olarak) koparılmasıydı. Altı aydır çalışan ve bizim de yer aldığımız bu Komisyon, 186 maddeden 22’sinde uzlaşmaya varamamıştı; bunlar önemli maddelerdi, ancak iktidarın adım atması halinde uzlaşma olanaksız değildi. Ama iktidar grubu başından itibaren daha demokratik bir içtüzük yapımı için samimi olmadığını, TBMM dünyanın en çok yasa çıkaran parlamentoları arasında olduğu halde tek amacının yasamayı daha da hızlandırıp denetim sürelerini kısıtlamak olduğunu göstermişti. İktidar grubunun bu süreçten beklentisi, Meclis’te yarım kalmış “içtüzük yasa teklifi”nin üzerine ilave ödünler almak fırsatçılığıydı. Şimdi, çoğunlukçu bir dayatmayı yeniden sahneye koymak isteyebilir; ancak Ocak 2012’de olduğundan daha sert tepkileri göze almak kaydıyla…  
 
Anayasaya dönersek, iktidarın tıkanan süreç sonrasına ilişkin devam senaryoları bir tarafa, şimdiye kadar olan bitene kısa bir yorum nasıl getirilebilir? Birincisi, güçler ayrılığının aşındığı hatta tasfiyeye uğradığı bir “gelişmemiş demokraside”, yürütmenin elini iyice güçlendirecek ve yürütmeyi daha keyfi uygulamalara yöneltebilecek bir “kısa anayasa” yapımının olanağının olmadığı; ikincisi, iktidarın saldırı hedefleri içinde bulunan Sayıştay-Danıştay gibi yargı-denetim alanlarında, yasamanın “bütçe hakkı”nda ve kesin hesapların denetiminde, yürütmeyi sınırlandırıcı anayasal hükümlerin varlığının, bir demokrasinin asgari koşulu olduğu; üçüncüsü, doğal kaynakları, ormanları ve doğayı, tüketiciyi, esnafı ve kooperatifçiliği koruyan düzenlemelerin “kısa anayasa” dogması uğruna kolayca atılabilecek safralar olmadığı daha iyi anlaşılmıştır.
 
Dördüncüsü, AKP-BDP yakınlaşmalarına rağmen, siyasetin doğası gereği, üç muhalefet partisinin ortak olduğu noktaların daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Buna rağmen, AKP ile BDP’nin özel gündemlerinin kesiştiği noktalarda bir kısmi anayasa baskısı sürmektedir. Ancak, iç ve dış siyasi gelişmelerin etkisiyle zayıflamış bir AKP’nin şimdi bir AKP-BDP anayasasına açıkça girişme olasılığı eskisinden daha zayıftır.
 
Uğur Hüküm’ün ardından
Değerli gazeteci, dürüst kişiliği ile sosyalist kimliğini çelişkisiz bir biçimde bağdaştırmış bir gönül ve eylem adamı, sevgili arkadaşım Uğur Hüküm’ü zamansız yitirmenin derin üzüntüsünü ailesi ve dostlarıyla paylaşıyorum.
 

04/07/2013, GAZETE SOL, YENİ PLAN

 

                                                                                                                                                                                                               OĞUZ OYAN


“Yeni plan” derken iktidarın yeni siyasi planlarından söz etmeyeceğiz. Bu defa “plan” sözcüğünün daha dar anlamına, ekonomik kalkınma planlamasına, tam olarak da bu hafta Meclis’te kabul edilen Onuncu Kalkınma Planına (2014-2018) değineceğiz.

Bu Plan, topu topu 230 sayfalık bir yasak-savma belgesidir. O kadar ki, Meclis Genel Kuruluna sunulan Komisyon raporunda, Bakanın sunuşu ile muhalefet partilerinin karşıoy yazıları bile bunun yarısı hacmindedir.

Yeni Plan, bir öncekinin yedi yıllık dönemini tekrar beş yıla indirmektedir. Böylece, AB’nin yedi yıllık planlarıyla dönemsel uyum hevesi tek bir planla, Dokuzuncu Planla (2007-2013) sınırlı kalarak tarihe gömülmüş olmaktadır. Bu, aynı zamanda, AB projesinin çıkmaza girmesi kadar AKP açısından işlevini tamamlamış olması anlamına da gelmektedir; nitekim Onuncu Planda artık AB perspektifi de geri düzlemdedir.

Yeni Planı, beş yıllık kalkınma planlarının ilk dördüyle (1963-1983) karşılaştırmamak gerekir. Kaynak tahsislerine kamu harcamaları ve kamu ekonomik birimleri üzerinden etkin bir müdahaleyi öngören planlama anlayışı aslında Üçüncü Planla (1973-77) son bulmuştur. Prof. Bilsay Kuruç’un DPT Müsteşarı olduğu dönemde hazırlanan ve kaynak tahsislerini daha radikal bir sanayi-teknoloji yönlü dönüşüme kaydırmak isteyen Dördüncü Plan (1979-83) ise, önce Dünya Bankasının (ki o zamanki Türkiye uzmanı Kemal Derviş’in payını da unutmayalım) sonra da IMF’nin 24 Ocak 1980 kararlarıyla dumura uğratılmış ve uygulanamamıştır. Planlamaya inanmayan eski DPT Müsteşarı Özal’ın 1983 sonrasındaki Başbakanlık döneminde ise artık planlar anayasal zorunluluk nedeniyle katlanılması gereken yasak-savma belgelerine dönüşmeye başlamıştır. IMF/DB’nın neo-liberal dayatmaları yani planlamayı, korumacılığı, sanayileşmeyi dışlayan tam piyasacı ve teslimiyetçi yapısal dönüşüm dayatmaları izleyen dönemleri de belirlemiştir. Neo-liberalizmin daha kararlı ve 2000’leri hazırlayan versiyonu ise, IMF-Çiller ortaklığında hazırlanan Yedinci Plan (1996-2000) olmuştur. Daha sonra ise, AB uyum süreçleri gerekçesiyle bir “plan enflasyonu” dönemine girilmiş, Anayasanın 166. maddesinin öngördüğü planlama anlayışı tamamen rafa kaldırılmıştır.

Onuncu Plan, başarısız bir Dokuzuncu Plan uygulaması üzerine gelmektedir. Dokuzuncu Planın hemen hiçbir hedefi tutturulamamıştır. En önemlisi, yüzde 7’lik yıllık büyüme hedefinin ancak yarısı düzeyinde kalınmış olmasıdır. Büyüme yanında yatırım ve ihracat artışı hedefleri de tutturulamamış, sanayinin ve ihracatın düşük teknolojili sektörlere mahkumiyeti pekişmiş, tasarruf oranları dramatik ölçülerde gerilemiş, işsizlik oranları düşürülememiş, gelir dağılımı daha da bozulmuş, cari açıklar ve ülkenin borç gereksinimi tırmanmış, uluslararası yatırım pozisyonu (net dış yükümlülükler) 450 milyar dolarlara dayanmış, özetle aşırı kırılgan ve eşitsiz bir ekonomik yapı oluşturulmuştur.

Onuncu Plan kapitalizmin küresel krizinin uzun süreceğinin farkında gözükmektedir. Ama bunu tespit etmekle yetinmekte, bunun hasarlarını asgariye indirmek veya bu olumsuz konjonktürü bir yapısal dönüşüm üzerinden daha az kırılgan bir yapıya geçiş için kullanmak gibi uzun dönemli stratejik hedeflere yönelmemektedir. Krizi kabullenme, iddiasız plan yapmanın bir gerekçesi ve muhtemelen uygulamanın kötü sonuçlarının bir peşin bahanesi olarak kullanılmaktadır adeta.

Kısacası, Onuncu Plan hiçbir yönüyle ciddiye alınabilecek bir plan değildir. Ne ekonomik hedefleri bakımından gerçekçidir ve tutarlıdır (örneğin bugün 1,95’e ulaşmış dolar kuru 2018’de yıllık ortalama 1,97 olacakmış (!); sıcak para politikasının sürdürülmesini öngören bu değerli TL politikası mucizevi olarak gerçekleşebilmiş olsa dahi, diğer ekonomik hedeflerle örneğin yüzde 5,5’e yükselen büyüme ve yüzde 5,8’de tutulabilen cari açık hedefiyle kesinlikle uyumsuzdur); ne olmayan stratejik hedefleri (örneğin dış kaynak bağımlığından kurtaracak iktisat politikaları) ve ne de güdük sosyal hedefleri bakımından topluma herhangi bir olumlu gelecek tasarımı vaat etmektedir.

Türkiye, geleceğini planlayamayan tek gelişmekte olan ülke konumundadır. Toplum ise, ülkenin 2023’de en büyük ilk 10 ekonomi arasına gireceği gibi fantezilerle oyalanmak