ÖNEMLİ LİNKLER







Anket
Siteyi Beğendinizmi?
 
Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2012 JoomlaWorks Ltd.

26/06/2013, DESTAN YAZAN POLİS AÇIKLAMASI

 

26.06.2013

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

AKP’nin halka karşı adı konulmamış bir savaş görüntüsü veren Gezi Parkı sürecinde biri polis memuru olmak üzere 5 yurttaşımız yaşamını yitirmiştir. Olaylar sırasında 21 Haziran 2013 itibariyle 7959 kişi yaralanmış, bunlardan 59’unun durumu halen ağırdır. Saldırılarda 100 kişi kafa travmasına uğrarken, İstanbul’da 4, Ankara’da 1, Eskişehir’de 1 kişi, olmak üzere 6 ağır yaralının hayati tehlikesi devam etmektedir.
Yine gaz kapsülleri ve plastik mermilerin hedef alınarak atılması sonucu 11 yurttaş gözünü kaybetmiş, 1 kişinin de dalağı alınmıştır. Bu ürkütücü ve halkı yıldırmaya yönelik tutumun uygulayıcısı kolluk kuvveti olan polis güçlerini başbakan aşağıdaki açıklamasıyla adeta destanlaştırmıştır.
Başbakan Erdoğan 24 Haziran 2013 tarihinde, Polis Akademisi Güvenlik Birimleri Fakültesi mezuniyet töreninde “Gösterilerin hiçbir aşamasında, polis demokrasinin dışına çıkacak, hukuku çiğneyecek bir tavrın içinde olmadı. Polis, amirden aldığı emirle, yetki çerçevesinde görevini başarı ile yerine getirdi. Daha önce de söylediğim gibi, polis, demokrasi ve hukuk testinden başarı ile geçti. Polisimiz, bir başka ülkede yaşansa asla tahammül edilmeyecek saldırılara/ tahriklere, hukuk dışına kesinlikle çıkmadan gösterilere karşı koymuş, adeta kahramanlık destanı yazmıştır.”demiştir.


Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim.

 

Oğuz OYAN
İzmir Milletvekili

1. Toplantı ve gösterilerde “Destan Yazan” polis güçlerinin yaptığı müdahaleler sonrası Ocak 2003-Haziran 2013 arasındaki ölümlü olayların sayısı nedir? Ölümlerin kaçı mermi, kapsül isabet etmesi sonucu, kaçı biber gazı ve kalp krizi sonucu, kaçı da darp sonucudur?

2. Ocak 2003- Haziran 2013 arasında polis müdahaleleri sonucu yaşamını tek başına idame ettiremeyen veya sakat kalan vatandaş sayısı kaçtır?

3. Ocak 2003- Haziran 2013 arasında karakol, emniyet müdürlükleri ve Cezaevi gibi gözaltı/tutuklama merkezlerinde kaç kişi yaşamını yitirmiştir?

4. Köy Koruculuğu Sisteminin devam ettiği illerde korucular tarafından (terör çatışması harici) ateşli silah kullanımı ve darp sonucunda kaç vatandaş yaşamını yitirmiştir?

5. Ocak 2003- Haziran 2013 arasında işkence ve kötü muameleye maruz kalmaları nedeniyle emniyet görevlilerinize açılan dava sayısı nedir? Bu dönemler arasında işkence ve eziyet suçlarından kaç emniyet görevlisi sanık olarak yargılanmış ve kaçı hakkında mahkumiyet kararı verilmiştir?

6. Ocak 2003- Haziran 2013 dönemleri arasında kaç kişi gözaltına alınmış, bunlardan kaçı tutuklanmıştır?

7. “Destan yazan” emniyet güçlerinin yaptığı hak ihlallerinden dolayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince Ocak 2003- Haziran 2013 arasında Türkiye’nin aldığı mahkumiyet sayısı kaçtır ve toplam ne kadar tazminat ödemeye mahkum edilmiştir?

8. 1 Haziran 2013 tarihinde Kızılay meydanında yapılan gösteriler sırasında M. Ethem Sarısülük adlı vatandaşı yakın mesafeden beylik tabancasından çıkan kurşunla öldüren polisin adının ve bu olaya ilişkin video görüntülerinin 15 gün boyunca soruşturmayı yürüten savcıya verilmemesinin ve sanığın adeta kaçırılarak korunmasının, ancak 23 gün sonra savcıya ifade vermesinin ve halen adının gizli tutulmasının, baskı altındaki hakim tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasının hukuka bağlı devlet kavramı ile izahı mümkün müdür?

9. Bu olaya ilişkin ortaya çıkan görüntülerde, sanık polisin özel bir kinle grubundan ayrılarak zaten kaçmakta olan göstericilere saldırdığı açıkça görülürken, bu polisin 23 gün boyunca gözaltına alınmaması, savcıya ve mahkemeye sevk edilmemesi, Başbakanın destek verip cesaretlendirdiği polis teşkilatının hukuk devletine ve yargıya meydan okuması olarak değerlendirilmeyecek midir? Bu polisin yargıya sevkindeki gecikmenin nedeni, 24.06.2013 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısı ardından Hükümet Sözcüsünün açıkladığı mizansenin oluşturulması mıdır?

10. 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliklerine ilişkin propaganda konuşmalarınızda ısrarla bu değişikliklerin 12 Eylül 1980 askeri darbesi nedeniyle yaşanan insan hakları ihlallerinin yargılanması sonucunu getireceğini iddia etmiştiniz. 12 Eylül 1980 tarihini izleyen dönemde pek çok il emniyet müdürlüğü idaresindeki polis merkezleri insanlık dışı işkenceleri ile ünlenmiş (Ankara DAL gibi), 300’e yakın vatandaşımız bu merkezlerdeki ağır işkenceler sonucu “pencereden atlayarak”, “kafasını duvara çarparak”, “kendini asarak”, vb şekilde öl(dürül)müştür. Hükümetinizce, devam eden 12 Eylül davasına polis merkezlerindeki işkenceli sorgulamalar ve işkence sonucu ölüm ve sakatlıklarla veya kasten öldürmelerle ilgili herhangi bir belge veya bilgi sunulmuş mudur? O dönemin sorgulamalarına ilişkin bir idari soruşturma yürütülmekte midir? O dönemin görevlileri başında bulunduğunuz hükümetler döneminde de görev yapmaya, terfi almaya ve yeni personeli şekillendirmeye devam etmişler midir?

 

 

 

27/06/2013, GAZETE SOL, KARŞI SALDIRI

 

 OĞUZ OYAN

KARŞI SALDIRI

Erdoğan, kitlelerin doğrudan doğruya kendisini hedef aldığının farkında. Bunun, kendi saflarında veya iktidar koalisyonunda çatlamalara yol açabileceğinden veya kendisini vazgeçilmez olmaktan çıkaracak yeni bir siyasi süreci başlatabileceğinden kaygılı. Bunun için “kendisinin yedirilmeyeceği” söylüyor ve söyletiyor. Bunun için tam bir karşı saldırıya geçmiş durumda.

İki hedefi var: Birincisi, kendisi ve dar iktidar bloğu için yeniden bir hegemonya inşasına girişmek. Çünkü üç haftalık bir dalgalanma hegemonyasında ciddi hasarlara yol açmış durumda, dolayısıyla öncelikle kendi saflarını konsolide etmek ihtiyacında. Olaylara kendi seçmen kitlesinin fazla karışmamış olmasından güç alıyor veya almak istiyor. İktidar söylemlerinin doğrudan alıcısı olan bu kitleye (hatta medya tekeli üzerinden zorunlu alıcı yapılan yandaş kitle dışındakilere) yönelik bir hikaye anlatması gerek. Bu hikayede din istismarı ve yalan bombardımanı bol kepçe kullanılan silahlar. AKP’nin Goebbels’leri de boş durmuyor:Yakında “halkın polise nasıl şiddet uyguladığının” montajlı filmini yandaş ve ana akım medyada ortak haber olarak görmeye hazır olun. Toplumu yanıltmak bu çevrelerde “ince politika sanatı” sayılmakta. Toplumu bölmek ise baş tiranın ve yakın destekçilerinin umurunda bile değil.

İkinci hedefi, daha kararlı ve daha kitlesel bir biçimde karşısına çıkan veya toplumun bütünü için öngördüğü kalıba girmekte direnenleri ve direnecek görünenleri sindirmek, korkutmak. Bunu da üç şekilde yapmak peşinde: Bir, kendi kitlesini bu “münafıkların” üzerine salmak ve onları savunma konumuna geriletmek. İki, polisini daha fazla şiddet kullanmaya yöneltmek. Üç, eylemlere katılan kamu personeline idari soruşturmalar açarak tedirginlik yaratmak. Dört, en iyi bildiği şeyi, düzmece iddianameler üzerinden yargı şiddetini uygulayarak bazı yaşamları karartmak ve onlar üzerinden diğerlerine gözdağı vermek. Bu tepkilerin ölçüsüzlüğü, bu cadı avı girişimleri aslında “Gezi”nin etkisini ve gücünü gösteriyor.

Erdoğan iktidarının polisi azdırmasının da iki nedeni var: Birincisi yukarıda söylenen, yani tepkileri baskılamak amacı. Bu arada bu baskılamayla bir yanıltmaca da devreye sokulmuş oluyor: Tepkilerin kendisine yönelik olduğunu perdeliyor, direnen kitlelerin hedefi sanki kendisi değil de polismiş gibi göstermiş oluyor, güvenlik güçlerine amaçsız direnen bir başıbozuklar imgesi oluşturmaya girişiyor.

İkincisi daha tehlikeli bir gözükaralık: Büyük ve giderek büyütülecek bir silahlı gücü yanında tutmaya siyaseten daha fazla gerek duyuyor. Sahaya karşıt güç olarak kendi yandaşlarını/milislerini sürmenin yetersiz kalabileceğinden değil sadece. Kendisinin ve İslamcı hareketinin gelecek projesinin bekası için bir sivil savaşı bile göze almaya gerek duyabileceği zamanların hazırlığına girişiyor. Yanında tam durmayan cemaat polisini de çekmek ihtiyacında. Bunun için onun polisi “destan” yazıyor. Onun polisi sorgusuz yargılanmasız cinayet işleme ehliyetine sahip oluyor.

Ama bunu da yeterli görmüyor. MİT kanununda değişikliğe hazırlanarak kendisine yeni bir kalkan inşa etmeye niyetleniyor. Bu yeni kalkan savunma düzeneği olduğu kadar saldırı aracı da. Ama kaygının büyüklüğünün de ifadesi.

RTE’nin dışarıda ve liberal yandaşları nezdinde itibarını restore etmek için elinde kalan tek seçenek, Kürt kartını oynamak. Bu yüzden şimdilerde işi hızlandırmak peşinde. Şimdilik yaramış gözüktüğü alan, Almanya’nın tepkisinin ertelenmesi oldu. Ama bu artık bir pamuk ipliği ilişkisi.

Erdoğan’ın hesaba katmadığı şeyler var. Bir, bu toplumun aydınlık yüzünün iktidara cumhuriyet yıkıcılığında ve otoriter bir düzen inşasında daha fazla ileri gitmemesi için verdiği işaretler sanıldığından daha güçlü ve kalıcı. “Gezi”, iktidarın gelecek hesaplarını altüst etme gücünde. RTE ve yakın çevresi bunu şimdilik anlamlandırma sorunu yaşasa da, Gezi’nin ayarını ergeç görecek; karşı saldırısının engelsiz bir yarış olmadığını anlayacak, toplum mühendisliği adımlarında bu dersi aklında tutacak ve iki kere düşünecek.

İki, ekonomik sarsıntı üzerinden sahte kalkınma hamlesine indirilebilecek darbe, “faiz lobisi” “dış güçlerin kullandığı kitleler” gibi gülünç propagandalar üzerinden önlenemeyecek. “Yalandan kim ölmüş” demeyin, ekonomi yalanları sürgit gizlenemez.
 

 

19/06/2013, GEZİ PARKI OLAYLARI HAKKINDA

 

                                                                           

19.06.2013
 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Türkiye ve Dünya gündemine oturmuş olan “Taksim Gezi Parkı” olayları 29 Mayıs 2013 tarihinde bağımsız toplumsal bir hareket olarak ortaya çıkmış ve üç hafta boyunca bütün ülkeyi sarmıştır. Hükümeti protesto direnişlerine dönüşen bu eylemlerde özellikle İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Hatay , Eskişehir ve diğer illerimizde olaylara dozu gittikçe artan polis şiddeti ve gaz kullanımı damgasını vurmuştur. Başbakanın talimatlarıyla yönetilen bu sindirme operasyonlarında kaygı verici boyutlarda şiddete başvurulmuş, toplum sağlığını tehdit eder boyutlarda kimyasallar kullanılmış ve polis müdahaleleri hukuk tanımaz bir noktaya gelmiştir.
Öyle ki, halkın yoğun kalabalıklar halinde bulunduğu veya sığındığı kapalı mekânlara, gönüllü revirlere, hatta hastanelere biber gazıyla saldırabilmiştir. Eli sopalı yeni bir sivil polis gücü de türemiştir. Polis şiddeti sonucunda hastanelerde ağır kafa travması, göz kayıpları, iç kanamalar, kemik kırıkları nedeniyle operasyon geçiren birçok vatandaşımız bulunmaktadır. Türkiye İnsan Hakları Vakfı “Gezi Parkı eylemlerinde şu ana kadar üçü eylemci, biri temizlik işçisi, biri de polis olmak üzere 5 kişinin yaşamını yitirdiğini belirterek, en az 5’i ağır olmak üzere 12 bine yakın kişinin yaralandığını veya kimyasal gazdan etkilenerek hastanelere/gönüllü revirlere başvurduğu” açıklamasını yapmıştır.
Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sayın Muammer GÜLER tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim.


Prof. Dr. Oğuz OYAN
İzmir Milletvekili


1. 2003 - 2013 yılları arasında İçişleri Bakanlığı olarak ne kadar gaz bombası, gaz tabancası ve gaz maskesi alımı yapılmıştır? Bu alımlar yıllar itibariyle hangi ülkelerden ve hangi firmalardan ne kadar maliyetle gerçekleşmiştir?

2. 2013 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “toplumsal olaylara müdahale” bütçesi şimdiden aşılmış mıdır? Aşıldıysa hangi kalemlerden kaydırma yapmayı planlamaktasınız?

3. İçişleri Bakanlığı’na bağlı birimlerin stoklarındaki eylemlere müdahale malzemelerinin, başta kimyasallar olmak üzere, yılbaşından bugüne kadarki kullanım yüzdesi nedir? Bunun ne kadarı 31 Mayıs-20 Haziran 2013 tarihleri arasında kullanılmıştır?

4. 2013’ün başından 20 Haziran 2013’e kadar İl Emniyet Müdürlüklerince kullanılan gaz bombalarının illere göre sayısal dağılımı nedir?

5. 2003 - 2012 yılları arasında alınan gaz bombaları, gaz tabancası ve gaz maskelerinin parasal değeri, toplam miktarı ve bunların İl Emniyet Müdürlüklerine göre sayısal dağılımı nedir?

6. Gaz kapsülü atan tüfekleri kullanan polisler bu konuda eğitim almışlar mıdır? Kaç polise gaz tüfeği/gaz bombası kullanma yetkisi verilmiştir? Yoksa tüm polis teşkilatının, eğitim alıp almadığına bakılmaksızın, bunları kullanma yetkisi var mıdır?

7. Başbakanın, İçişleri Bakanı’nın ve dolayısıyla valilerin “Gezi” eylemlerinde takındığı katı ve şiddete eğilimli tutumun, polis teşkilatını yer yer vahşete varan bir şiddet uygulamaya sevk ettiğini düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse, denetimden çıkan polis şiddetinde sorumluluğunuzu kabul ediyor musunuz?

8. Ankara’da polis kurşunuyla hedef gözetilerek 4,80 metreden vurularak katledilen ve kamuoyunun baskısı olmasa faili özenle gizlenecek olan Ethem SARISÜLÜK olayının hukuk devletinde bir karşılığı var mıdır? Bu konuda ve diğer ölümlü veya kalıcı hasarlı şiddet uygulamalarında polise kol kanat geren ve ceza almamalarını sağlayan bir anlayışın takipçisi olmaya devam edecek misiniz?

9. Biber gazı kullanımının insan sağlığını çok ciddi şekilde tehdit ettiği, ölümlere bile neden olduğu bilindiği halde kapalı mekanlara, otellere, pastanelere, hatta hastanelere, gönüllü revirlere bile rastgele gaz atmaktan çekinmeyen personelinizin vahşice tutumunu nasıl açıklayabilirsiniz?

10. Özellikle İstanbul, Ankara gibi büyükşehirlerde “Gezi” eylemlerine müdahale için diğer illerden Polis, TOMA ve AKREP denen müdahale araçları takviyesi yapılmış mıdır? Hangi illerden, nerelere ne kadar takviye yapılmıştır?

11. İnsan vücudunda çeşitli yanık ve alerjik reaksiyonlara yol açan TOMA’lardan sıkılan suyun içeriğinde kimyasal boya, biber gazı dışında başka ne gibi kimyasallar kullanılmıştır? Bu kimyasalları suya karıştırma yetkisini kim vermiştir? Bileşim oranlarına kimler karar vermiştir?

12. Başbakan’ın “Gezi” protestolarına müdahale sırasında -biri midesinden, biri ayak bileğinden olmak üzere- kurşunla yaralandığını açıkladığı iki polisin isimleri nedir? Bu polisler kurşunla yaralanmışsa vücutlarından çıkarılan kurşunların balistik incelemesi yapılmış mıdır? Yapıldı ise kurşunun çıktığı silah ya da silahlar daha önce suça karışmış mıdır? Yoksa silah veya silahlar emniyet envanterine mi kayıtlıdır?

 

13. İzmir’de ve başka illerde “Gezi” protestolarına katılan vatandaşlarımıza sopalarla, çivili sopalarla, sivil kıyafetli kişilerin müdahale ettiği görüntülerle basına yansımış; bu kişilerin sivil polis olduğu İzmir Valiliği’nce açıklanmıştır. Buna göre, Emniyet Teşkilatında cop dışında demirbaş olarak kabul edilebilecek çivili sopalar var mıdır? Çivili sopa ne zamandan beri polisin bir müdahale aracı olarak kullanılmaktadır? Eğer kullanılmaktaysa buna izin veren yasa veya yönetmelikler hangileridir yani yasal dayanağı nedir? Böyle bir dayanak yoksa, yürütülen müfettiş incelemesi sonrasında ilgili memurlar ve il emniyet müdürleri hakkında ne gibi işlemlere başvurmayı düşünmektesiniz?

14. Kimyasal silah olarak kabul edilen, son olaylarla olumsuz etkileri somutlaşan ve demokratik haklarını kullanan toplumun geniş kesimlerinin tepkilerine yol açan gaz bombalarının kullanımının kısıtlanması konusunda Bakanlık olarak bir düzenleme yapmayı düşünür müsünüz?

 


 

 

20/06/2013,GAZETE SOL, PSİKOLOJİK HAREKAT

 

 

PSİKOLOJİK HAREKAT
 

Psikolojik harekat (PH), bir savaş stratejisidir. Ama barışta ve kendi toplumuna karşı da kullanılabilir. Özellikle de büyük bir toplum mühendisliği projesiyle yola çıkılıyorsa.

PH, karşı tarafı kaygılandırmak, korkutmak, çökertmek veya yanlış tepkilere yönlendirmek için kullanılabileceği gibi, toplumu belirli bir kalıba sokmak, bu kalıba girmeye direnenleri sert veya yumuşak güç kullanarak ikna etmek için de kullanılabilir. Bunun için, yasama yanında, idari, adli ve askeri kurumların ele geçirilmesi, iletişim kanalları üzerinde tam hakimiyet kurulması gerekir. AKP’nin başından beri hedefi budur.

Cumhuriyeti ele geçirmek ve dönüştürmek büyük projedir. Bu projeye karşı yükselen 2007’nin kitlesel tepkileri Ergenekon tertibiyle kolayca sönümlendirilince, 2010 Anayasa referandumuyla yüksek yargı ele geçirilince, bütün bunlara dış destek de sağlanınca, iktidar artık önünde önemli bir güç kalmadığını düşünerek dönüştürme hızını arttırdı. 2011’den itibaren Suriye’de emperyalizmin tam yörüngesine girerek dış desteği kesin güvenceye aldığını düşündü, dolayısıyla Ortadoğu’da kısmen kendi oyununu oynayabileceğini sandı. Hem içerde hem dışarıda gücünü abarttı ve büyük bir yanılgıya düştü. Toplumun rejim yıkıcılığına direncini ve kontrol altına alamadığı sol ve sosyal medyanın etkisini hafife aldı.
***
PH, “Gezi” olayları sırasında da kullanıldı; şimdi de kullanılıyor. Sıcak savaşlarda iç zayiat sayısı önemsiz gösterilirken düşmana verdirilen kayıplar abartılır. “Gezi” gibi toplumsal olaylarda ise, tam tersine, “kolluk güçlerinin maruz kaldığı şiddet” öne çıkarılır; sivil toplumun karşı karşıya kaldığı şiddet ve kayıplar önemsizleştirilir. Hiyerarşinin tepesinden başlayarak yalan-iftira makineleri durmaksızın çalışır. Bu, toplumu yanına çekerek direnenleri itibarsızlaştırma çabasıdır, bir bakıma da, çaresizliğin dışa vurumudur.

Bu nedenle nesnel yayıncılık yapan iç ve dış medya (ve sosyal medya) baskılanmaya ve itibarsızlaştırılmaya, mümkünse (Halk TV, Ulusal Kanal, vs. gibi) cezalandırılmaya, hatta susturulmaya çalışılır. Varlığını tehdit altında gören baskıcı rejim, daha da baskıcı olmaktan başka çıkar yol görmez. Diktatörlük sarmalı oluşmaya başlamıştır. Otokrasinin PH’ı, dezenformasyon aşamasından gerçekliğin bilgisine savaş açma aşamasına ve nihayet elinden geldiğince yasaklama aşamasına geçer. Bu, aynı zamanda, güçsüzlüğü örtbas çabasıdır.

İktidarın, göstericileri marjinal, saldırgan, pis, adap-edebe aykırı / “kendi kültürümüze” yabancı, illegal örgüt üyesi unsurlar olarak sunması veya masum göstericiler-marjinaller ayırımı yaparak karşısındaki kitleleri bölmeye çalışması da PH kapsamındadır. Gezi direnişinin galibi belliyken, bunu tersine çevirme çabaları da aynı şekilde. Çünkü toplumu kendi haklılığına ikna edenin kazanmış sayılacağını bilir. Bu yüzden Gezi’yi şimdilik “çiçeklendirmeye” bile çabalar. Yenilgi iktidarlara neler yaptırabiliyor!

Ama bir “duran adam” eylemi bile iktidarın sinirlerini bozabilecek güçlü etkiler yapar, ezberini bozar, bugünkü ve yarınki potansiyel göstericiler üzerinde uygulamayı düşündüğü yeni gözdağı dalgasını dumura uğratır.

Devletin, polis+yargı üzerinden uygulamaya hazırlandığı yeni şiddete toplum gözünde olsun, uluslararası düzlemde olsun meşruiyet kazandırmanın olanaksızlığının ortaya çıkması iktidarı daha da sinirlendirir, dış tepkilere ölçüsüz yanıtlar vermeye zorlanır.

Ne yapacağını bilemez haldedir: Çok renkli, çok farklı tonlara sahip protestocuları iktidara komplo kuran, sivil darbeye teşebbüs eden bir terör örgütünün uzantıları olarak tarif etmenin, iktidarının “uluslararası bir komplo” ya maruz kaldığını iddia etmenin gülünçlüğüyle baş başa kalır. Bundan sonraki yargı-cezaevi terörü adımını atmakta veya meşrulaştırmakta zorlanır.

Diktatörün, kendisine yönelen toplumsal tepkiyi yeni bir düşman tanımıyla bertaraf etmeye yönelmesi, eşyanın tabiatı gereğidir. Bu bağlamda, yasal sosyalist partiler yanında anamuhalefet partisi de uydurulan “terör örgütü” ile irtibatlandırılmaya ve hedef tahtasına konulmaya çalışılacaktır. Dış kamuoyu artık ikna edilemese bile, kendi kitlesinin diktatörün etrafında daha sıkı saflaşmasını sağlayabilecek bir tür “vatan cephesi” inşasına yönelecektir. Bu yalnızlaşma ve çaresizlik, sonun başlangıcıdır. Emperyalizmin ona Suriye’de yeni roller biçerek ömrünü uzatma teşebbüsleri, beklenin aksine, düşüşünü hızlandıracaktır. Düşüş başladı mı durmaz.

 

 

13/06/2013, GAZETE SOL, TOPLUM FAŞİZME DİRENİYOR

 

                            
                                                                                 
TOPLUM FAŞİZME DİRENİYOR
 
Tayyip Erdoğan ve radikal İslamcı hareket, iktidarı İstanbul’da tattı. 2002’de iktidarını Türkiye sathına taşıdı. Öyle görünüyor ki iktidarını da İstanbul’da bırakacak.
 
Erdoğan iktidarı, 2002-2010 dönemindeki Cumhuriyet yıkıcılığına toplumdan fazla tepki gelmemesine, 2007 Cumhuriyet mitinglerinde olduğu gibi yükselen kitlesel tepkileri düzmece davalarla kolayca sindirebilmesine güvenerek ve hareketinin daha fazla zaman kaybına tahammülü olmadığını düşünerek, 2010 referandumu sonrasında teokratik düzeninin inşasını hızlandırdı, daha belirgin bir otoriterlik dilini benimsedi. Dini referanslarla kendi özel gündemini daha fazla dayatmaya, insanların ve özellikle kadınların özel yaşam alanlarına, İstanbul’un elde kalan son yeşil alanlarına rantçı ve 31 Mart gericiliğini kutsayıcı bir tarzda müdahaleye kalkışınca gençliğin birikmiş öfkesi patladı. İktidar çevreleri ne olduğunu anlayamadı; hala anlayamıyor.
 
Şimdi olağanüstü zamanların içinden geçiyoruz. Cumhuriyet tarihinin en yaygın, uzun soluklu ve kararlı toplumsal tepkileri veriliyor. Polis şiddeti kitleleri geriletemiyor. Toplumun, gençliğin dikta heveslerine karşı başkaldırısı şiddet karşısında gerilemiyor. Şiddet, kararlılığı biliyor, geriye vahşet olarak dönüyor ve geri adım attırma yerine anti-faşist bilinçlenmeyi besliyor. Fazla politize olmamış gençlik, iki haftada büyük bir bilinç sıçraması yaşıyor ve “yeter artık Tayyip” noktasına geliyor. Aslında, bir gençlik devrimi yaşanıyor. Bu yepyeni durumu iktidar değerlendirmekten aciz kalıyor. Daha düne kadar rejim inşasının konsolide edileceği 2023 hedefleri ve iki dönem “Başkanlık” hesapları yapan, buna uygun yeni bir Anayasa hayal eden otokrat, şimdi otorite zaafına uğradığı mevcut çıkmazdan nasıl kurtulabileceğini düşünüyor.
 
Şimdiye kadar Cumhuriyet yıkıcılığına, çevre katliamına, rant yağmasına, pervasızca yapılan yolsuzluklara, emek düşmanlığına, yargının ele geçirilmesine ve düzmece davalara, öğrencilere uygulanan baskılara (Taksim olayları öncesinde 606 üniversite öğrencisi masum talepler nedeniyle tutuklu bulunuyordu), vs. fazla tepki vermeyen toplumun şimdiki patlamasını anlayamıyor. Erdoğan bunları algılayamadığından karşıt mitingler düzenleyerek, toplumun kendisine yakın bölümünü kışkırtarak tepkileri sindirebileceğini ve bu gerilim üzerinden ülkeyi yönetebileceğini sanıyor ve fevkalade yanılıyor. Yüzde 49’luk seçmenin kendi tapulu malı olmadığını, 2002 derslerini unutuyor.
 
Türkiye gençliği rüştünü ispatladı; toplumu da peşine taktı. Bu ülkenin geleceğinin kendi özgürlüklerinin fedası üzerinden kurulamayacağını haykırdı. Bu kadar yaygın ve örgütsel bir ortak bağı olmayan bir toplumsal hareketinin bu kadar disiplinli, özdenetimli olabilmesi, gençliğin rüştünü ispatlamasıydı. Hareket her kentte kendi iç disiplinini yarattı; dükkan veya işyeri yağmasına yönelebilecekleri arasında barındırmadı, polisin provokasyonlarını açığa çıkardı, toplumun her kesiminin duyarlılıklarına sürekli sahip çıktı. Örgütlü olmaması bu hareketin zaafı olduğu kadar gücüydü de, enerjisinin ve kitleselliğinin nedeniydi.
 
İktidar 11 Haziran Salı günü sabahı ve akşamı Taksim’e ve Gezi Parkı’na müdahale etti. Kendi meşruiyetini sağlamak için hareketi bölmek ve direnen grupla çatışma sahnelerini topluma sunarak itibarsızlaştırma stratejisini uyguladı. Şimdiki aşamada, suçlu yaratma telaşıyla psikolojik harekat yürütülüyor. Ama yararsız, gençler savaşı çoktan kazanmışlardı.
***
 
Halk insanı vezir de yapar, rezil de. Halk, umut bağladığını baş tacı da yapar, zorbalığa saptığında baş aşağı da eder. Halkıyla, gençliğiyle zıtlaşan ve şiddet uygulayan bir Başbakan artık iflah olmaz. Karizma bir kez çizildi mi, buyurganlık artık ancak mizah konusu olabilir.
 
Korkuyu atan, eylemler içinde gücünün farkına varan, özgüvenini kazanan halk, gitmemek üzere iktidara yerleşmiş bir dinci siyaseti yenebileceğini gördü. “Ananı da al git” diyen despotun üzerine analar çocuklarını yolladılar. Hatta analar, babalar da çanak ve tavalarıyla geldiler. Bu, sonun başlangıcıdır. Eğer 8 Haziran’da Bornova’nın beş köyünün 2/B konulu ortak toplantısında, elimden mikrofonu alan 73 yaşındaki okuma yazma bilmeyen bir anneanne “yeter be Tayyip, artık halkın dediği olacak” diyebiliyor ve ardından “Çanakkale içinde…” türküsünü söylemeye başlıyorsa, Tayyip’in son kullanma vadesi dolmuş demektir.
 
Halk, özellikle gençler ve kadınlar, Cumhuriyetin aydınlıkçı kazanımlarının tarihe gömülmesine izin vermeyeceğini gösterdi. AKP’nin kurmak istediği dinci faşist rejime geçit vermeyeceğini ispatladı. Selam olsun zorbalığa direnenlere.