ÖNEMLİ LİNKLER







Anket
Siteyi Beğendinizmi?
 
Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2012 JoomlaWorks Ltd.

13/06/2013, GEZİ PARKI TAKSİM

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurul Tutanağı
24. Dönem 3. Yasama Yılı
120. Birleşim13 Haziran 2013 Perşembe
 
BAŞKAN - Barış ve Demokrasi Partisi Grup önerisi lehinde söz isteyen Oğuz Oyan.
 
Buyurun Sayın Oyan. (CHP sıralarından alkışlar)
 
OĞUZ OYAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; seçim sistemi üzerine bir grup önerisi var BDP'nin. Seçim sistemi aslında AKP'nin 12 Eylüle göbekten bağlı olduğunu tescil eden bir sistemdir. Bu sistemin arkasına sığınarak Mecliste büyük bir çoğunluğu elde etmeyi sürekli olarak gündeminde tutmuştur ve bugün Anayasa'yı bile değiştirmeye girişmekte ama buna dokunmayı asla gündemine getirmemektedir. Aslında tabii aynı zamanda bu sistem genel başkanlar sultası da yaratmaktadır ama bu sultanın AKP'ye ısmarlama bir elbise gibi uyduğunu da bugün herhâlde görüyoruz tam da başkanlık sultası. O sulta Türkiye'ye de aslında bir otokratik sulta olarak giydirilmeye çalışılıyor.
 
Efendim, şimdi, bizim grup olarak iki önerimiz var: 2011'de yüzde 5 önerdik seçim barajını, 2013'te, daha yakın tarihte yüzde 3 olarak önerdik. Bir şey söyleyelim, bunu hatta yüzde 0'a bile düşürmeyi düşünmeliyiz. Neden? Çünkü kitleler Taksim'den diyorlar ki: "Biz Mecliste temsil edilmiyoruz, bizim de temsil edilmemiz lazım." Dolayısıyla mümkün olduğu kadar bu siyasi partilere sığmayan kitlelerin de siyasi kanallarını açmamız gerekiyor.
 
Şimdi iktidar bu Taksim meselesinde Gezi'de, bir de referandum meselesini diline doladı yani "Bu aman çok demokratik bir sistem olur." diye. Değerli arkadaşlarım, plebisiter demokrasi ta lll. Napolyon'dan, 1848'den itibaren otokratik bir yönetimin baskıcı uygulaması olarak gündeme gelmiştir, bir demokrasi aracı olarak kullanılması enderdir. Taksim Gezi meselesi ile sınırlı olmayan bir olay ama sadece Taksim Gezi meselesine bakarsak şunu söyleyeyim:
 
Bir; hukuki süreç yürüyor, yani bir yürütmeyi durdurma var. Siz, yürütmesi durdurulmuş bir planı nasıl uygulayabilirsiniz, nasıl referanduma sunabilirsiniz?
 
İkincisi; kitleler, İstanbul'u çok aşan bir kitlesellikle, çok aşan bir tepki düzeyiyle "hayır" dediler buna. Neye "hayır" dediler? Yeşile karşı parkların betonlaşmasına karşı tavır getirdiler. İkincisi, Topçu Kışlası üzerinden, 31 Mart vakası üzerinden bir gericiliği yeniden şahlandırmak isteyen, yeniden cilalamak isteyen bir zihniyete "hayır" dediler. Siz eğer Topçu Kışlası için "tarih" diyorsanız, o zaman İzmir'de, Konak Meydanı'nda Menderes'in yıktırdığı Taşkışla'yı da mı yapacaksınız? Sizin Sultanahmet'in arkasındaki o görünümü bozan binaları yıktırmaya yüreğiniz, gücünüz yeter mi? Onları yaptırmamak göreviniz vardı yapmadınız. Hadi şimdi gelin, küsmek müsmekle olmaz devletsen, doğayı koruyorsan, tarihi koruyorsan senin Topçu Kışla'ndan çok daha eski bir tarihi, 17'nci yüzyıl tarihini simgeleyen bir yapıyı koruyun önce.
 
HALUK İPEK (Ankara) - Onu da koruyacağız.
 
OĞUZ OYAN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, bu insanlar tepkilerini dile getiriyorlar. Daha ne yapsınlar? Siyaset eğer toplumsal tepkilere duyarlı değilse orada demokrasiden bahsedilemez.
 
Bakın ben size bir örnek vereyim: Benzer bir olay kırk yıl önce Paris'te oldu haller bölgesi -Paris'in tam merkezinde- yıkılıyordu. 1971 yılında buna ilişkin proje başlatıldı, yıkım başladı. Parisliler işgal ettiler orayı. İşgal ettiler, direndiler. Direndiler, ne yaptılar? Orada tiyatro gösterilerinden, müzik dinletileri, vesaire müthiş bir kitleselliğe ulaştı. Polisin bir kere olsun, bırakın gaz maz bir kere olsun yaklaşmadığı bir alan oldu orası. Müdahaleyi bırakın yaklaşmadı bile çünkü orada toplum vardı, o halkın sesi vardı. Sonra, yeni Cumhurbaşkanı Valery Giscard D'Estaing bu projeyi durdurdu, yeni bir proje… Çünkü o proje çok kütleseldi, esnekliği yoktu, çok işlevli değildi. Dolayısıyla onun yerine bu işlevleri taşıyan bir şeyin gelmesi gerekiyordu. Yeni bir proje yapıldı. Bu yeni proje 1975'te yapıldı, 1978'te uygulanmasına başlandı. Ama bir değişiklik daha olmuştu, 1977'de Jacques Chirac Paris Belediye Başkanı olmuştu. Jacques Chirac bu projeyi de durdurdu, uluslararası yarışma açtı ve 1981'de yani 1971'den tam on yıl sonra bu proje uygulanmaya başlandı. Bugün Paris'e gidenlerin, herkesin uğradığı "Forum de Halles" denilen bölge işte, böyle bir bölgedir, böyle bir düşünen, uygar, medeni, demokratik bir ülkenin yaptığı bir olaydır. Kırk yıl sonra sizin ileri demokrasiniz Fransa'nın kırk yıl öncesinin fersah fersah gerisindedir.
 
Değerli arkadaşlarım, insanlar niye direniyorlar? Direniş niye var? Direniş, cumhuriyet yıkıcılığınadır. "Yetmiş beş yıllık cumhuriyet boşa geçmiş zamandır." diyen bizzat Başbakanın eşi tarafından eline tutuşturulmuş metinden… Bunadır bu, bu zihniyetedir.
 
Direniş, yeşile, doğaya rant gözüyle bakılmasınadır, çevre yağmasınadır. Üçüncü köprüye zamanında belediye başkanı iken "cinayettir" diyen Recep Tayyip Erdoğan'la aynı düşüncede olanların tepkisidir. "Cinayettir." diyordu. Evet, cinayettir, İstanbul'un bütün sulak alanlarını, ormanlarını yok etme projesidir.
 
AKP'nin bugüne kadar yaptıklarına direnmedir, bugünden sonra yapacaklarına direnmedir. Yani toplumun önüne koyduğu proje, yeni toplum projesine direniyor insanlar, medyayı teslim almasına direniyorlar, özgürlüğün yok olmasına direniyorlar, şiddet uygulanmasına direniyorlar, şiddet oldukça daha fazla direniyorlar. Şiddeti yetmeyip bir de yalana dolana savrulmasına iktidarın direniyorlar, her şeyi ters düz etmesine. Provokatörlerle, eli sopalı polislerle yani desteklediği birtakım Molotof kokteylcilerle bütün bunlarla aslında bu direnişi itibarsızlaştırmaya çalışan bir iktidara direniyorlar.
 
Gençlere baskıya direniyorlar. Bu olaylar daha başlamadan yazılı soruma cevap aldım; 606 üniversite öğrencisi "Parasız eğitim istiyoruz." ya da iktidara eleştiri yaptıkları için hapse atılmışlardır ve hâlen tutuklular. Bu tabii, Taksim olayları öncesi, bundan sonra kaç kişi daha girdi girecek, ayrı mesele. Yüzlerce öğrenciyi yani tutuklu bulunan medya mensuplarının 10 katı kadar öğrenciyi siz içeride tutuyorsunuz. Tabii, içeride olup bu arada okul eğitimi süren 2 bin küsur de bir şey oldu, not da iletiliyor.
 
Değerli arkadaşlarım, bu direnme pervasızca yapılan yolsuzluklaradır. Hukukun bu konuda ele geçirilmesine, Danıştayın dahi ortadan kaldırılmasına, Türkiye'de her türlü denetimin ortadan kaldırılmasına, Sayıştay raporu olmadan bütçe görüşülmesine -istediğiniz her şeyi koyun, bunların belki bir bölümüne ama ben hepsine, burada ne söylüyorsam- yargının ele geçirilmesine direniyor insanlar, düzmece iddianamelere direniyorlar. Toplumun aydınlık kesimlerine, muhaliflerine yargıyı bir baskı aracı, hatta bir şiddet aracı... Çünkü özgürlüklerin böylesi haksızca elinden alınması insanların bir şiddet uygulamasıdır. Buna direniyorlar. Bu, aslında bir öfke birikiminin patlamasıdır.
 
Değerli arkadaşlarım, siz, sadece bu geçmiş on bir yıla değil, geleceğe dönük planlar yapıyorsunuz. Bu planlarınızda 2023 hedefleriniz var, hatta 2071'e kadar uzanabiliyorsunuz.
 
Yani biz gitmemek üzere geldik diyorsunuz; biz, siyasal değişimden yana değiliz, iktidar değişiminden yana değiliz; biz, elimizi geçirdik, bırakmayız diyorsunuz ve biz, bu toplumda bir mühendislik, bir toplum mühendisliği uyguluyoruz, bunu bitirmeden gitmeyiz diyorsunuz. Bu bir despotluktur. Buna direnmektedir. Bu, teokratik faşist siyasal bir yapı inşasıdır. Buna direnmedir.
 
Değerli arkadaşlarım, bakın, ben size söyleyeyim: Bu öylesine tabana yayılmıştır ki sokağa çıkanlardan daha fazlası evlerinden tepki verdiler. Ellerinde çanak çömlekleriyle, tencere tavalarıyla, bayraklarıyla tepki verdiler. Kendi mahallelerinde sokağa çıkarak -belki Kızılay'a, Taksim'e gitmediler- kendi semtlerinde milyonlarca insan tepki verdi. Daha ne olsun?
 
Bu, öylesine yaygın ki köyleri, herkesi kapsıyor. Geçenlerde cumartesi günü beş köyün ortak toplantısında 2/B'lerle ilgili insanlar feryat ediyorlar. 2/B konusunda rayiç değerler inanılmaz yüksek. Bir kadın -ki tanırdım onu- dedi ki: "Ben ekmek satarak hayatımı kazanıyorum. Benden zilyetliğimi, toprağımı elimden almaya çalışıyorlar. Yeter Tayyip! Sana hakkımızı vermeyeceğiz, halk artık senin karşında duracak." diyor ve arkasından elimden mikrofonu alıp "Çanakkale İçinde" türküsünü söylüyor. Siz, bu milleti bu noktaya getirdiniz.
 
Tabii bir şey var. Uzlaşmayı bilmediğiniz için çok iyi bir şey yaptınız. Milletin bütün bir araya gelmez şeylerini birleştirdiniz. Size belki de teşekkür etmemiz lazım. Ama tabii şunu da unutmayın: Halk insanı vezir de yapar, rezil de yapar. Ve sizin şu an yaptığınız en iyi şey halka öz güvenini kazandırmak oldu; halka vurdukça, halka şiddet uyguladıkça halk kendine güvenini artırdı ve dolayısıyla, sizin yıkılıp gideceğinize olan inancı pekişti.
 
Selam olsun zorbalığa direnenlere. (CHP sıralarından alkışlar)
 
BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.
 
Buyurun Sayın Elitaş.
 
MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Sayın Başkan, sayın konuşmacı konuşurken iktidarımızı despotluk, teokratik faşizm ve yolsuzlukla itham etti.
 
Cevap vermek istiyorum, izin verirseniz.
 
BAŞKAN - Sataşma nedeniyle iki dakika söz veriyorum.
 
Buyurun Sayın Elitaş.(AK PARTİ sıralarından alkışlar)
 
 
 
MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
 
Sayın Oyan'ın bir cümlesi çok önemli: "Halk insanı rezil de yapar, vezir de yapar." Doğru. Biz halkın karşısına çıkıyoruz ve halk üç seçimdir bizi vezir yapıyor ve bu millet mahallî idareler ve referandumlarla birlikte baktığımız zaman, 7 tane seçimde hep bizi vezir yapmış. Rezil olanlar kimler? Herhâlde halkın verdiği oylar sonucunda ortaya çıkmış olur.
 
OĞUZ OYAN (İzmir) - Biz rezil olmadık be Mustafa! Yüzde 26 oy rezil olma oyu değil.
 
OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) - Öyle bir şey söylemedi ki.
 
MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Bakın, Gezi Parkı'nda anket yapmışlar. Gezi Parkı'ndaki ankette Cumhuriyet Halk Partisine oy verenlerin, Gezi Parkı'nda bulunanların kimler olduğunu sormuşlar, yüzde 74'ü Cumhuriyet Halk Partisine oy verenler çıkmış. Ama her ne hikmetse Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı diyor ki: "Biz Gezi Parkı'na gidiyoruz ama bizi kovuyorlar."
 
KAMER GENÇ (Tunceli) - Öyle bir şey kimse söylemedi be! Doğru konuş doğru! Zaten her zaman gerçekleri inkâr ediyorsun.
 
MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Kendi tabanınız dahi Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanının Gezi Parkı'nda olmasını içine sindiremiyor çünkü "Siz bizimle beraber çalışmıyorsunuz, ana muhalefet partisi görevini üstlenemiyorsunuz." diyor.
 
Millet bizi niye seçti? Millet dedi ki: "Benim dertlerimi Türkiye Büyük Millet Meclisinin kürsüsünde ifade et." Siz milletin dertlerini burada ifade etmiyorsunuz; iftiralarla, karalama kampanyalarıyla bu milletin iktidarına farklı farklı bir şeyler biçmeye çalışıyorsunuz. "Yolsuzluk" diyorsunuz. Bakın, Sayın Oyan, ekonomistsiniz, on yıllık AK PARTİ iktidarı dönemindeki yapılanlara bir bakın, yetmiş dokuz yıllık AK PARTİ'den önceki yapılanlara bir bakın. On yılda yetmiş dokuz yılda yapılanları katlayarak geçtik.
 
KAMER GENÇ (Tunceli) - Tayyip'in serveti nereden geldi?
 
MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Siz "Yolsuzluk." diyorsunuz. Allah aşkına, bu yolsuzluk, bu imkânlar ortaya çıkarılmadığı sürece batmış, kasası bitmiş alınan bir Türkiye'yi, siz, bugün, mamur bir hâle getiriyorsanız, herhâlde bunu alkışlamak gerekir.
 
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
 
OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) - Senin servetin nereden geldi?
 
MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Onun için, bu millet bizi rezil değil, her seferinde vezir yapıyor.
 
Saygılar sunarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
 
KAMER GENÇ (Tunceli) - İsviçre bankalarındaki paraların hesabını versene!
BAŞKAN - Teşekkür ederim.
 
OĞUZ OYAN (İzmir) - Sayın Başkan, iftira attığımı ileri sürdü Sayın Elitaş. Açıklama yapmak istiyorum.
 
BAŞKAN - Peki.
 
Sataşma nedeniyle iki dakika söz veriyorum Sayın Oyan.
 
Buyurun.
 
 
OĞUZ OYAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; burada söylediğimizde hiçbir tane iftira yok. Hangisi iftiraydı acaba? Yani Türkiye'nin ranta, talana teslim edilmesi mi? Sultanahmet Camii'nin arkasındaki o görüntüler mi iftira? Nedir iftira?
 
OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) - Mahkeme kararı var, mahkeme kararı!
 
MUHARREM İNCE (Yalova) - Sen bir sussana kardeşim yahu! Bir sus ya! Konuşuyor ya!
 
OĞUZ OYAN (Devamla) - Polis şiddeti mi? 606 tane öğrenci hapisteydi, bunlar mı iftira? Sizin sözlü sorulara verdiğiniz cevaplardan.
 
Ve şunu unutmayalım…
 
MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Ama ben konuşurken ona bir şey demiyorsun.
 
MUHARREM İNCE (Yalova) - Ona da derim.
 
OĞUZ OYAN (Devamla) - Bir dakika, zamanım gidiyor Sayın İnce, lütfen…
 
Taksim'e gidenlerin yüzde kaçı Cumhuriyet Halk Partisine oy verir, bilmiyorum ama bize sizden daha çok oy verdiklerine eminim. O yüzde 74'lük anketleri filan bilemem ne kadar doğrudur ama bir şeyi bilin. Seçmen ile parti üyesi farklı şeylerdir. Bir partiye oy vererek onun tabanı olmazsınız. Hiçbir seçmen hiçbir partinin tapulu malı değildir; sizin de değildir. Hani çıkıyor ya arada Başbakan "Yüzde 50…" Yüzde 50'yi arkasında her zaman bulacağını mı sanıyor? 2002'den ders almadınız mı? 3 tane iktidar partisi 3'ü de seçim barajı altına düştü 2002 seçimlerinde. 2009'da yüzde 47'den oylarınız yüzde 38,5'a düştü. Yani "Arkamda benim yüzde 47 var." diyebilir miydiniz?
 
Değerli arkadaşlarım, eğer, siz, demokrasiden bir nasip aldıysanız, hiçbir zaman "Benim arkamda şu var." diye kendinize ipotek etmezsiniz. Ben size şu kadarını söyleyeyim: "Türkiye sizin dediğiniz şeyi yaptı, bu kadar inkişaf etti." diyorsunuz. Sizin döneminizde toplam özelleştirmenin yüzde 80'i yapıldı, müthiş yolsuzluklar da yapıldı, müthiş kaynak kullandınız. Sizin döneminizde dış borçlar 129 milyardan 337 milyar dolara çıktı…
 
MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Ekonomist olarak bunları söylemeyin Sayın Oyan. Allah aşkına Sayın Oyan.
 
OĞUZ OYAN (Devamla) - …yani inanılmaz kaynak kullandınız, inanılmaz iç borçlar ve yaptığınız devede kulak.
 
OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) - Ya, Japonya'ya bak Japonya'ya.
 
OĞUZ OYAN (Devamla) - Yaptığınız iki şey var: Bir, konut; bir de duble yol.
 
OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) - Ekonomi büyüdü.
 
OĞUZ OYAN (Devamla) - Ya, bütün diğer kamu yatırımını bitirdiniz ve Türkiye'de sanayiyi yüzde 19'dan yüzde 15'e gerilettiniz, daha ne olsun. (CHP sıralarından alkışlar)
 
BAŞKAN - Evet, teşekkür ediyorum.
 
 
 

13/06/2013, GEZİ PARKI

Devamını oku...

 

06/06/2013, GAZETE SOL, ÖFKENİN PATLAMASI

 

 OĞUZ OYAN

ÖFKENİN PATLAMASI


İktidarla en fazla işi olan sermaye kesimleri, velinimetlerine en fazlasını sunmak için yarışıyor. Cumartesi akşamı Başbakan için özel bir medya seansı ayarlayan kanal ve ortakları bir adım öne geçiyor. Teke Tek’in çanak soruları bile cehaletin, sorumsuzluğun, otoriterleşmenin dışa vurumunu engelleyemiyor. Erdoğan, geri adım atmanın demokrasinin icaplarından olduğunu, İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararının bu konjonktürde kendisi için bir cansimidi olduğunu dahi algılayamıyor.

Bu görüşmenin pek önemsenmediği için kullanılmayan bölümlerinde, Başbakan neyi eksik, neyi yetersiz yaptık da bu tepkiler var diye kendi kendine soruyor ve yanıtlıyor: 81 İle üniversite yaptık, Boğaz’a 3. köprüyü yapıyoruz, 3. havalimanını yapacağız vs… Anlamaktan aciz görünüyor. Neyi yapmadığına değil, neyi nasıl yaptığına tepki olduğunu anlayamıyor. Üniversitelerin tarikat medreselerine dönüştürülmesine, İstanbul’un su havzaları ve ormanları için bir felaket veya kendi eski görüşüne göre bir cinayet olacak olan 3. köprünün yapımına, eskiyle hesaplaşmak adına İstanbul’un ender parklarından birine el konularak yerine çakma bir Topçu Kışlası dikilmesine, ezcümle her şeyin ranta feda edilmesine ve toplumun duyarlılıklarının hiçe sayılmasına tepki gösterildiğini kavrayamıyor. Düşük birikim ve yüksek kibir sentezi buna engel oluyor.

Başlangıçtan sonrası için, bütün ülkeye yayılan direnişi açıklamak için bu kadarı kuşkusuz yeterli değil. Artık herkes üzerinde birleşti: Bu, bir birikimin patlaması. Bu, toplumun taleplerine kulak vermek yerine polis ve yargı şiddeti uygulayan, emperyalizmle işbirliği halinde polis ve yargıyı kendi aydınlarına ve ordusuna karşı bir silah olarak kullanan bir iktidar tarzına karşı. Bu, Suriye’de selefi teröristlere destek vererek ülkeyi yeni bir terör batağına sokan Osmanlıcı tahayyüllere karşı. Bu, Alevilerin duyarlılıklarıyla alay eden, onları yok sayan saygısızlıklara karşı. Bu, her türlü ahlaki değeri aşındırarak rant ve talan düzenini sınır tanımaz bir noktaya getiren, buna karşılık dinbaz bir toplum mühendisliğinin ahlak polisliğine soyunan bir ikiyüzlülüğe karşı. Bu, büyük sermayenin medyasının iktidarın medyasına dönüşmesine karşı. Bu, havuç sopa ilişkileriyle de olsa tam bir sermaye iktidarına dönüşen, emek karşıtı iktidar modeline karşı. Geçmiş ve bugünün ötesinde, iktidarın toplumun önüne koyduğu gelecek projesine karşı. Cumhuriyeti yıkarak kendi rejimini inşa etmeye yönelen ve bunu diktatörce topluma dayatan anlayışa karşı.

Bu nedenler çoğaltılabilir. Bunların tümü nedeniyle direnenler olduğu gibi, kendisi için önemli gördükleri üzerinden direnenler de var. Öfke selinin odağında Erdoğan’ın olması bu toplumsal başkaldırının en ortak paydası. Toplumun bir bölümü açısından Başbakan bir nefret nesnesine dönüşmüş durumda. Bu, Erdoğan’ın hem kişi hem de parti düzleminde gelecek planlarını etkileyecek önemde. Dolayısıyla, yeni bir siyasi durumun oluşumu anlamında. Öfkenin dinmek bilmemesi, artık iktidar bloğunun her istediğini topluma dayatamayacağını gösteriyor. İktidarın otoriter bir dinci rejim inşasında direnmesi halinde, bunun bir iç savaş olasılığını dahi göze almak anlamına geleceğini gösteriyor. Kitleler, siyasetin önüne geçiyor.

Bu gelişmeler iktidar bloğunun parçalanma sürecinin de hızlanacağını gösteriyor. Şimdiye kadar Erdoğan AKP’yi taşırken, şimdi artık AKP’nin Erdoğan’ı taşımasının zorlaşacağı bir döneme giriliyor. Milli görüş kökenlerini merkez sağı da kucaklayan bir gelişim çizgisine taşıyan siyasal formasyonun, yeniden radikal dinci kökenlerine doğru bir daralma içine girebileceği artık daha fazla olasılık taşıyor.

Başkanlık rejiminde direnmenin, sadece BDP ile Anayasa yapmanın çıkmaz sokak olduğunu artık Erdoğan bile görüyor. Ülkede demokrasiden hızla uzaklaşılırken, Kürt meselesinde demokratik bir çözüm olabileceğine iman edenlerin şimdi iki kere düşünmesi gerekiyor.

Ama her şeyini AKP iktidarının devamı ve Ortadoğu’da güçlenmesi üzerine kurgulayan, kaderini iktidarın gerici toplum projeleriyle ve emperyalizmin Ortadoğu projeleriyle işbirliğine bağlayan, iktidarı zayıflatan toplumsal direnişler yüzünden “olumlu” konjonktürün elinden kaçacağı telaşı ve hırçınlığıyla, gerici iktidara ve onun zorbalıklarına karşı toplumun/gençliğin başkaldırışını “ırkçı, faşist, ulusalcı” nitelemeleriyle yaftalayabilen bir BDP liderliği, sağlıklı refleksler gösteremeyeceğini; tek meseleli bir etnik milliyetçi hareketten bir Türkiye partisine dönüşemeyeceğini bir kez daha göstermiş oluyor. Çok yazık.

 


 

 

30/05/2013, YÜKSEKÖĞRETİM KURULLARI KANUNU TASARISI ÜZERİNE

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Genel Kurul Tutanağı

24. Dönem 3. Yasama Yılı

113. Birleşim 30 Mayıs 2013 Perşembe

 

OĞUZ OYAN (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'de üniversite enflasyonuna AKP katkıları sürüyor. Bu yeni kurulacak 5 vakıf üniversitesiyle üniversite sayısı 175’e çıkacak, vakıflarımızın sayısı 71’e çıkacak. Yani bu nicel sayı artışına, her kasabaya bir üniversite kurmaya başarı diyorsanız, iktidarınız bununla iftihar edebilir, ama ne yazık ki madalyonun öbür yüzü ak değil kara. Madde madde söylemeye çalışayım.

Nasıl ki Türkiye'de bayrak direklerinin yükselmesi ve bayrakların boyutlarının büyümesiyle bağımsızlık arasında ters orantılı bir ilişki varsa, yani ne kadar bağımsızlık kaybı varsa o kadar bayrakların çapı büyüyorsa, özellikle devri AKP döneminde, Türkiye'de üniversite sayısının artışıyla bilim düzeyi arasında da ters orantılı bir ilişki oluşmaya başlamıştır. Bir tanesi diğerini perdelemek işlevine sahiptir, bu vakıf üniversitelerinde biraz daha bariz bir durumdadır, bazı vakıf üniversitelerini hariç tutabilirim.

Madde 2: Türkiye'de bütün üniversiteler, devlet üniversitesi olsun vakıf üniversitesi olsun, büyük bir siyasi kuşatma altındadır. Rektör atamasından başlayarak dekan atamalarına, bütün idari kadrolara kadar giden bir siyasi kuşatma vardır, iktidarın ve cemaatin tasallutu altındadır üniversiteler.

Vakıf üniversitelerinin büyük bölümü açısından da benzer siyasi uzantılar yürürlüktedir. Bu giderek akademik kadroları, bu giderek doktora vesaire doçentlik jürilerini içine almaktadır, özellikle doçentlik jürileri büyük ölçüde iktidara yakın kadrolar tarafından atanmakta, buralara üyeler seçilmektedir. Bu yol bilimin yolu değildir.

Madde 3: Eğer üniversiteler inanç sistemlerinin veya siyasetin kuşatması altındaysa bilimde kuşatma altında demektir. Böyle bir kuşatma altında ne özgür düşünce, ne yaratıcı akıl yani bilim gelişmez. Böylesine bir üniversite ortamında üniversitenin asıl işlevi olan, asıl işlevlerinden birisi olan düşünmesini öğretmek gerçekleşmez. Üniversite önce öğrencilerine düşünmesine öğretir, düşünme sistematiğini öğretir. Bunu yapamadığınız takdirde soru sorabilen, sorgulayabilen nesiller yetiştiremezsiniz. 4+4+4 sistemiyle zaten bunun önünü kestiniz. Şimdi, dolayısıyla, bunun tam tersine bir gidişat vardır, sorgulamayan nesiller oluşmaktadır, bilim dışına kayış hızlanmaktadır. Bu, vahimdir, kaygı vericidir.

Madde 4: Üniversiteler büyük bir taşralaşma baskısı altındadır. Taşralaşma sadece coğrafi konum bakımından değil bu, bilimsel yetkinlik ve araştırma kapasitesi anlamındadır. Dolayısıyla, büyük kentlerin üniversitelerini de büyük ölçüde kapsamaktadır ama Anadolu’daki üniversitelerde üniversiteler o kentin düzeyini yukarıya çekme işlevine sahip olmaları gerekirken tam tersine o ortamın vasatına doğru aşağıya itmekteler. Yerel güçlerin, eşrafın, iktidar merkezli siyasetin, tarikatların çekim alanına girmektedirler. Bu, esef verici bir durumdur ve Türkiye’deki üniversitelerin geleceği açısından kaygı vericidir. Kuruluşundan itibaren bu tür bir misyonla hareket eden üniversiteler de vardır, vakıf üniversiteleri arasında da bol miktarda vardır. Biraz önce bütün hakkında iktidar adına yapılan konuşmanın düzeyi de doğrusu bu gidişi çok iyi göstermektedir.

Madde 5: Mutlak gerçekler dünyasının yani dinsel dogmaların göreli gerçekler dünyası olan bilime müdahalesini Batı yüzyıllar önce halletmiştir. Medreseden üniversiteye geçiş ya da skolastik düşünceden gerçek, bilimsel alana geçiş gerçekleşmiştir. Bunlara tekrar geri dönüş olmaz. Türkiye bu açıdan oldukça gecikmiştir, çok gecikmiştir. Bu konuda ana atılım 1930’larda yapılmıştır ve kısa sürede büyük hamleler yapılmıştır. Burada 35’le ilgili bir şey söylüyor, Türkiye’de gerçek üniversite reformu, gerçek bilimsel gelişme 1933 reformu sonrasındadır. Bunu bilmemek büyük bir ayıptır Türkiye açısından.

Şimdi, süreç tersine işlemeye başlıyor, devri AKP döneminde bu süreç tersine işlemeye başlıyor ama hiç kimse Türkiye’yi tekrar medrese tarzı düşünme düzeyine getiremez. Türkiye'nin değerli zamanını boşa harcatmamak konusunda iktidara görev düşüyor çünkü tam da bunu yapıyor.

Madde 6: Vakıf üniversiteleri bugün toplam üniversitelerin sayısının yüzde 41’idir ama öğrenci sayıları yüzde 8,7’dir. Dolayısıyla, burada vakıf üniversiteleri üzerinden çok ciddi bir kaynak israfı gerçekleşmektedir. Bunlar zaten kontenjanlarını dolduramıyorlar, çok yüksek ücretler vesaire, insanların güçleri de yetmiyor. Ama şunu sorgulamak gerekir: Biz bu üniversitelere kamu kaynağı aktarıyoruz, burada söylendi yüzde 45’ine kadar. Bu kamu kaynağını denetliyor muyuz? Bu kaynaklar gerçekten doğru kullanılıyor mu? İktidara soruyoruz. Biz bu üniversitelere buradan kaynak aktaran kurumun içindeyiz, yasama organıyız, bunu denetleyebiliyor muyuz değerli arkadaşlarım? Yani burada bu kaynak israfı yanında birtakım kamu arazileri, birtakım kamu yapıları bu üniversitelere aktarılıyor. Hatta bazen birtakım vakfiyeler amacı dışında aktarılıyor. Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi için Fatih’in vakfiyesini yani düşünün, Fatih’in bir hayri amaçla kurduğu vakfın gelirlerini, mal varlıklarını paralı eğitime aktarabiliyorsunuz. Bu acaba vakfedenin amacıyla uyumlu mu? Ya da Bezmiâlem Üniversitesinde vakfedenin amacıyla tamamen ters bir şeyle bu vakıf üniversitesini kurabiliyorsunuz. Ya da başka bir şey: Bir başbakanı düşünün ve 2 bakan, İlim Yayma Vakfı adına üniversite kuruyorlar, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesini. Nasıl olabilir? Bir ülkeyi düşünün, kamu üniversitesi kurma yetkisi elinde olanlar vakıf üniversitesi kuruyorlar kendi vakıfları aracılığıyla. Bu inanılmaz bir şeydir ve Türkiye’de şimdi holding üniversitesi dönemindeyiz. Koza’lar Sankolar vesaire, peş peşe geliyorlar ve bunların bir bölümü de iktidarla çok yakın, yandaş ilişkiler içinde.

Madde 7: Vakıf üniversitelerinin ülke düzeyinde dağılımına baktığınız zaman, paranın nasıl asıl itici güç olduğunu da görüyorsunuz. 71 tane vakıf üniversitesinden 54 tanesi, bu kurulacak olanlar dâhil, üç büyük şehirde. 49 tanesi iki büyük şehirde, 37 tanesi İstanbul’da. İki şehirde İstanbul’da ve Ankara’da vakıf üniversitesinin sayısı devlet üniversitelerini aşmıştır. İstanbul’da 37 vakıf üniversitesi, 9 devlet üniversitesi, bu nasıl bir ilişkidir? Dünyanın neresinde böyle bir şey var? Yani bu tam, paranın, ticaretin ya da tarikat-ticaret bağlantılarında deyin isterseniz, öne çıkması, sahnenin önüne geçmesidir. Bu bir rekordur İstanbul açısından ama sadece para amaçlı olmadığını da söyleyeyim, bazıları da tamamen… Yani sermaye grupları Türkiye’de üniversite kuruyorlar. Türkiye’de belli inanç grupları üniversite kuruyorlar. Bu bir üniversite kavramıyla bağdaşmayan bir gelişmedir.

Madde 8: Türkiye’de bu kadar üniversite kurulurken, bu kadar üniversiteye öğretim elemanı ihtiyacı varken araştırma görevlilerini 50-d maddesi üzerinden dışlayan, üniversiteden atan, onları daimi kadrolara geçirmeyen bir zihniyet egemendir. Bu zihniyetin başında AKP vardır. 2011’de çıkardığı bir torba yasayla daha da bu yolu açmıştır ve sadece İstanbul Teknik Üniversitesinin 62 araştırma görevlisi kapı dışarı edilmiştir. Türkiye’de yüzlerce örnek vardır. Yani ilk önce, bir kere, bu araştırma görevlilerini koruyalım. Yani bunun tek amacı, kendi kadrolaşması için meydanı boşaltmak herhâlde, başka bir anlamı varsa Sayın Bakan açıklar.

Madde 9: Öğretim üyelerininin, sadece araştırma görevlileri değil, her düzeyden doçenti, profesörü, öğretim üyeleri üzerinde inanılmaz bir baskı vardır, cezalandırma baskısı vardır, üniversiteden atma baskısı vardır. Bunların isimlerini sayamayacağım, vaktim yok ama birçok yerde özgür düşünceye ket vurulmak istenmektedir. Bunun da üniversiteyle bir ilişkisi olamaz. Aynı şey, öğrenciler için de geçerlidir. Yüzlerce öğrenci sadece pankart açtıkları için, parasız eğitim istedikleri için, protesto ettikleri için hapishanelerde; eğitimleri engellenmektedir. Bu bir utanç kaynağıdır. Ve şimdi Başbakan diyor ki: “Özel güvenlik olmaz. Danışıklı dövüş oluyor. Polisi sokacağız üniversiteye.” Bu da, aslında, AKP’nin polis devletine çok yakışacaktır doğrusu ama Türkiye’ye yakışmayacaktır, tıpkı AKP’nin Türkiye’ye yakışmadığı gibi.

Son olarak şunu söyleyeyim: İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde 90’ıncıyız. Üniversiteli düzeyini de o gösteriyor.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

 

 

30/05/2013, GAZETE SOL, İKTİDAR STRATEJİLERİ

 

soL 30 Mayıs 2013                      
İKTİDAR STRATEJİLERİ
 
“İktidar stratejileri” hem iktidar hem de muhalefet partileri açısından elzemdir. Kuşkusuz iktidara en yakın aday olan anamuhalefet partisi açısından bunun günlük siyasi pratiğe yansıması biraz daha farklı olabilir. Ama, kısa dönemde iktidar şansı olmayan sol/sosyalist partilerin iktidara karşı mücadele stratejileri ve pratikleri de iktidarın geriletilmesi anlamında vazgeçilmez bir öneme sahiptir.
 
Türkiye’de iktidar partisinin hangi uzun ve kısa vadeli stratejilerle, hangi iç ve dış koalisyonlarla üç genel seçim kazanarak tek başına hükümet kurduğunun tahliline bugün girişecek değiliz. Buna daha önce değinme fırsatlarımız oldu; sol çevrelerin güvenilir analizcileri ile soL yazarları da bu alanı hiç boş bırakmadılar.
 
Bu yazıdaki meramımız, iktidar partisinin güncel koşullarda iktidarda kalışını uzatacak ve sağlamlaştıracak hangi yeni stratejileri benimsediğinin; ve buna karşı anamuhalefetin stratejilerinin neler olduğu veya olabileceğinin sorgulanmasıdır.
***
İktidar partisi, 2011 seçimlerinden sonra, toplumun önüne yeni çözümler getiren bir parti olarak çıkmak ve iddiasını güçlendirmek ihtiyacındaydı. Bunun için, birbiriyle bağlantılı üç alanda stratejik bir saldırıya geçti: (i) Suriye’de muhalif güçlere var gücüyle destek vererek Suriye ve Ortadoğu haritasının yeniden çiziminde hegemon güce alt-hegemon rolünü kabul ettirerek bölge politikalarında belirleyicilik kazanmak; (ii) Türkiye’de Kürt meselesinin çözümüne el atarken bu sorunu yeniden şekillenen bölge düzleminde çözebilecek ve kendisine yeni sınırlar/yeni enerji kaynakları sağlayabilecek bir “stratejik derinlik” kazanmak; (iii) İlk ikisiyle irtibatlı olan, bilhassa Kürt sorununun çözümünde olmazsa olmaz olarak sunulan, ancak asıl kaçınılmazlığı iktidarın yeni rejim inşası ihtiyacından kaynaklanan yeni anayasal rejime (anayasal teokratik otokratizme) toplumu ikna etmek.
 
Peki iki yıl sonra durum nedir? AKP’nin Suriye ve Ortadoğu politikası tam bir çıkmaza girmiştir. Bu, Erdoğan’ın son ABD gezisiyle tescil edilmiştir. Erdoğan, yeni uyum süreçlerine kendini hemen hazırlamaya başlamıştır. Ama bunun, en azından, bu açmazlara yol açan Davutoğlu’nun fedasını gerektirdiği açıktır. (Anamuhalefet bunun arkasını bırakmamalıdır). Kürt meselesinde bölge ölçeğinde çözüm iddiaları da rafa kalkmak zorundadır. Barzani hamiliği dahi artık sorunlu gözükmektedir. Yeni anayasa hevesleri de, meşrulaştırıcı uzlaşma süreçlerine rağmen, artık biraz ertelenmek biraz da sınırlanmak zorundadır.
 
AKP bundan böyle kendisini besleyecek ve önündeki tıkanmayı açacak yeni gerilim senaryolarına muhtaçtır. Cemaat ile iktidar çekişmesini daha açığa taşımak ve çabuk sonuç almak durumundadır. Diğer hedef, daha şiddetli bir biçimde, anamuhalefet olacaktır. Reyhanlı’da sıkıştığı konumdan kurtulmak için, anamuhalefeti saldırıdan sorumlu tutmaya kadar gidebilmek cüreti bunun tezahürüdür. CHP’ye saldırı, yeni dava süreçleriyle de beslenmek istenecektir; İlhan Cihaner’e karşı kurulmak istenen komplo, aynı zamanda CHP’ye kurulmaktadır.
***
Türkiye’de merkez-sol anamuhalefetin karşı stratejileri ne olmalıdır veya ne olmamalıdır? Anamuhalefetin asıl işi iktidarı yenmektir. AKP gibi Cumhuriyet rejimini, laikliği ve güçler ayrılığını tarihe gömerek, iktidar üzerindeki her türlü denetimi tasfiye ederek, ultra-liberal bir piyasacılıkta yani emek düşmanlığı ile vurgunculukta sınır tanımayarak, özetle toplumsal hakları budayıp demokrasiyi yıkarak kendi gerici ve baskıcı otokratik rejimini dayatan bir siyasi hareketin durdurulması ve alaşağı edilmesi anamuhalefetin öncelikli görevidir. Bu tür bir iktidara meşruiyet kazandıracak, onun stratejik hamlelerinden bazıları üzerinden sempati kazanmasını sağlayacak, dolayısıyla ömrünü uzatacak girişimlerine payanda olmamak, anamuhalefetin iktidar stratejisinin temel çıkış noktası olmak zorundadır.
 
Bu bakımdan, Kürt etnik milliyetçiliğinden beslenen ve üstelik iktidarla birlikte Ortadoğu’da “Türkiye-Kürdistan Konfederasyonu” fantezilerine kendini kaptırmış bir siyasal hareketin AKP’nin varlığı ve devamına oynaması ile iktidarı en kısa zamanda alaşağı etmeyi birinci gündem maddesi yapan/yapması gereken bir merkez-sol anamuhalefet partisinin güncel stratejik hedefleri uzlaşmaz niteliktedir.