ÖNEMLİ LİNKLER







Anket
Siteyi Beğendinizmi?
 
Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2012 JoomlaWorks Ltd.

18/04/2013, GAZETE SOL, AKP GEZİCİ KUMPANYALARI

 

 AKP GEZİCİ KUMPANYALARI 

AKP Genel Başkanı, nam-ı diğer Başbakan, “akil” adamlarını nasıl seçti? Toplumu kendi projelerine ikna etmekle yükümlü bu heyet-i sadıkaların seçiminde, öznel tercihleri dışında herhangi bir nesnel ölçüt rol oynamış olabilir mi? Kendisini başkanlığa götürecek yolun taşlarını da döşemesi beklenen bu “akil heyetler” ne gibi bir inandırıcılığa sahip olabilir?

ABD kaynaklı AKP çözümünün vitrin süsleri bölgelerini turlama konusunda zaman yitirmediler. Yaptıkları köy/mahalle kahvehanelerinde medyaya resim vermek, şehir ileri gelenlerine nezaket ziyaretleri yapmak, iktidara övgüler düzmek, kendilerine gösterilen yaygın tepkilere yanıt vermek gibi sıradanlıklar dışında hangi yaratıcı yöntemin mimarı olabilirlerdi ki zaten? Bir de tabii AKP’nin isteklerine uygun bir rapor yazmak dışında?

Çözüm ama ne pahasına? AKP totalitarizmine yol açmanın ödülü olarak mı barış? Ya da barışın bedeli olarak AKP gericiliğine ve baskıcılığına destek mi? Demokrasi gerilerken veya otokrasi ilerlerken nasıl bir barış olabilir? Geçici eylemsizliklerden öte ne gibi bir kalıcı barış hayal edilebilir?

Ortadoğu’nun kan gölüne dönüştürülmesini kışkırtanların kanatları altında gerçek bir barış yeşerebilir mi? Veya Ortadoğu halklarını birbirine kırdırma oyununda rol paylaştırmanın adı barış olabilir mi? Emperyalizmin, ABD ve İsrail’in bölge çıkarlarının koltuk değneği olarak nasıl bir barışçı çözüm? Musul-Kerkük hevesleriyle (ki oraları da emperyalizm hediye etmez) Irak merkezi yönetimine karşı Barzani rejimine askeri yollarla kanat germek ve bunu Türkiye’nin Kürt meselesiyle içiçe geçirmek nasıl bir “çözüm süreci”? Projelendirilen Sünni-Kürt egemenliği zemininde barış mı gelir, kıyımlar ve sürekli çatışmalar mı?
***
Ağızlara sakız olan “çözüm süreci” ile AKP’nin yeni rejiminin anayasası aynı bütünün parçalarıdır. Yeni anayasanın iktidar açısından iki meşruiyet kaynağı var: (a) Muhalefetin sürece dahil edilmesini sağlamak (ki esas olarak başarıldı; bundan sonraki karşı çıkışlar iktidarın pozisyonunu zayıflatmaz); ve (b) Kürt meselesinin çözümünün anayasa ile olabileceğine inandırmak. Bu ikincisi henüz sağlanmış değildir; ama bu yolla “çözülecekmiş” gibi algı yaratabilmek de işin yarısından fazlası sayılır.

Aslında üç neden daha sayılabilir: Bir, yıpranan AKP iktidarına bir büyük siyasal projeyle gelecek sağlamak; iki, toplumu kaygılandıran kendi asıl gündemini (teokratik baskıcı düzen) daha görünmez kılmak; ve üç, Erdoğan’sız seçim başarısı kuşkulu olan AKP’ye cansuyu taşımak.

Henüz geçen yıl bu zamanlar AKP’nin başkanlık rejimi hevesleri birçoklarınca AKP’nin klasik bir “gündem saptırma” aracı olarak görülüyordu. İktidarın niyetlerinde ne denli ciddi olduğu giderek anlaşıldı. Olayın gerçekten ciddiye alınmasını gerektirecek tarihsel örnekler de var. Fransa’da 1946 Anayasa değişikliğiyle başlayan IV. Cumhuriyetin ömrü, Fransız sömürgelerin kurtuluş savaşlarıyla (önce Vietnam, ama özellikle 1958’de Cezayir) hızla tükendi ve De Gaulle ile birlikte 1958’de yetkilerin yasamadan yürütmeye aktarıldığı V. Cumhuriyetin otoriter yolu açıldı. Bu yol, 1962’de doğrudan seçilen süper yetkili başkanlık sistemiyle pekişti. Cezayir sorununu çözen De Gaulle, Fransa gibi devrimci bir meclis geleneğinin olduğu ülkede kendi kişisel otoritesini egemen kılabilmişti. Şimdi de, “Kürt sorununu çözen” lider edasıyla R.T. Erdoğan, tek adamlı rejimiyle tarih sahnesinde yerini almaya hazırlanıyor.
Erdoğan’ın başkanlık yerine “yarı-başkanlık”la idare edilebilecek formüllere de açık olduğu malum. Ali Rıza Aydın’ın soL’da belirttiği gibi ( 13 Nisan 2013), tarafsız olarak tanımlanmamış yani “partili cumhurbaşkanı” formülüyle ve cumhurbaşkanının bakanlar kuruluna başkanlık etmesinin rutinleştirilmesiyle siyasetin muktediri olarak kalmak mümkün. Erdoğan’a ısmarlama elbise gibi biçilmek istenen bu yeni öneriyle AKP, hedefleri için ödün veren parti konumuna gelebilir. Siperlerini sadece başkanlık rejimine karşı olmak çizgisinde açanların, Maginot hattı örneğinde olduğu gibi, açığa düşmeleri de böylece kolaylaşır.
 

 

11/04/2013, GAZETE SOL, EKONOMİ VE İKİ HATA

  

EKONOMİ VE İKİ HATA

Fransa’da “sosyalist” iktidara yönelik değerlendirmeleri ele almayı epeydir bekletiyordum. Güney Kıbrıs’ta AB’nin dayattığı yüzde 62,5’luk mevduat/servet vergisi uygulamasından sonra değinmek farz oldu.

Fransa’da, bizdeki karşılığı “sosyal demokrat” olan Sosyalist Parti’nin iktidara gelmesinden önce başlatılan, iktidara geldikten sonra yoğunlaştırılan dünya çapında bir kampanya yürütüldü. Hedefte, F. Hollande’ın, Sarkozy ile Merkel arasında 18.1.2012’de imzalanan ve Maastricht’i yani daraltıcı maliye politikalarını teyit eden “Bütçe Paktı”nı tartışmaya açmak istemesi vardı. Kampanyanın hedefindeki ikinci konu, Hollande’ın, krizin yükünü biraz da zenginlere taşıtmak için getirmek istediği zengin vergisi vardı.

O günlerde bir değerlendirmemizi şöyle sonuçlandırmıştık: “Peki AB’de daraltıcı politikalar yerine genişleyici politikalar tercihinde bulunmanın siyasi koşulları gerçekten oluşmuş mudur? Başka deyişle, sol partiler gerçekten sermayenin talepleri dışında yeni politika tercihlerini gündeme getirebilecekler mi? Bu sorunun yanıtı bize, neo-liberal politikaları yöneten liberal-sol yaklaşımlardan gerçek sol partiler evresine geçilip geçilemeyeceğini de gösterecek. Bizim şimdiki beklentimiz ne yazık pek iyimser değil. Ancak bilinçli kitlelerin mücadele gücü ve azmi her şeyi değiştirebilir.” (Sosyal Demokrat, Temmuz-Ağustos 2012, s.25-27).

Nitekim gelişmeler beklendiği gibi oldu. Hollande yönetimi, Bütçe Paktı’nı revize etmek iddiasından çabucak çark etti ve krizin yükünü geniş halk kitlelerine bindirecek uygulamaları ağırlaştırdı; iyi hazırlanmamış zengin vergisi de Anayasa Mahkemesi’nden geri döndü. Sistem kazandı, Sosyalist Parti’nin anketlere göre seçmen desteği ise çok kısa sürede dibe vurdu.

Peki iki değerlendirme hatası nedir? Birincisi, Fransa’yı sadece siyasi olarak değil ekonomi olarak da sosyalist sanmaktır. Bunu Amerikalılar, genellikle kasıtlı olarak, pek sık yaparlar. Ama değerlendirme hataları bazen bizim cephede de görülebiliyor. New York Times’ın Paris büro şefi Steven Erlanger’in makalesini genelde doğru bir zeminde eleştiren Barış Zeren (Aydınlık, 6.7.2012), “GSYH’nın %56,6’sının hâlâ kamu kesimince üretildiği bilgisini okuyoruz; öyleyse sosyalizmin kalmadığı beyanlarının tersine, Fransa’da sosyalizmin ana güdüsü hâlâ işliyor ve dahası, Fransız halkı bundan geri adım atmaya hiç niyetli görünmüyor” diyor.

Oysa ortada “sosyalist” Fransa’ya değil kapitalizme özgü bir durum vardır. Kapitalist ekonomi büyüyüp karmaşıklaştıkça, sermaye birikim süreçleri tıkandıkça, daha fazla devlete gerek duyulur. Bu bakımdan Maastricht sonrasında, kamu ekonomisinin payını küçültme çabaları başarılı olmamıştır. Toplam kamu harcamalarının GSYH içindeki payı Avrupa ülkelerinde 1995’te %53 iken 2007’de %46’ya kadar düşürülebilecek, ancak krizin etkisiyle (yani devletin finans kapitalin imdadına koşmasıyla) 2009’da %51,3 çıkacak ve 2012’de %49,5 gibi yüksek bir düzeyde kalmaya devam edecektir. Daha düşük ortalamalara sahip OECD ülkeleri genelinde de aynı dalgalanmalar izlenecek ve 1995’te %42,6 olan bu pay 2012’de korunacaktır. Daha az gelişmiş ve kamu ekonomisi daha fazla talan edilmiş Türkiye’de ise bu oran AB ortalamasının ancak 3/5’i düzeyindedir. Devletin büyümesi ise, “kamu kesiminin üretimi” üzerinden değil, kamu harcamalarının artışıyla gerçekleşir ve kamu alımları esas olarak piyasaya verilen siparişlerle karşılanır.

İkinci hata, zenginden %75 oranında gelir vergisi almak önerisini “hamasi bir varlık vergisi teşebbüsü” olarak nitelemektir (N. Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 3 Ocak 2013). Bir kere, getirilmek istenen verginin bir varlık veya servet vergisiyle gerçekte bir ilgisi yoktur. Yılda 1 milyon Avronun üzerinde gelir kazananların gelir vergisi oranının %75 olması amaçlanmıştır. Ancak Fransa’da vergi beyanları aile geliri üzerinden yapıldığından, Anayasa Mahkemesi bunu eşitliğe aykırı bulmuştur. Birçok gelişmiş kapitalist ülkede -1980 öncesinde Türkiye dahil daha yaygın olmak üzere- gelir vergisinin üst oranları %66’yı bulmaktadır. Nitekim Fransa Maliye Bakanı da, Anayasa Mahkemesi'nden gelen tavsiye uyarınca, en yüksek gelir vergisi oranının yüzde 66'yı aşamayacağını söylemiştir; bu oranı da mı bir servet vergisi sayacağız?

Peki düzenleme daha iyi hazırlansaydı sorun çıkmaz mıydı? Sermaye hareketlerinin sınır tanımadığı ve gelir vergisi oranlarının eşitlenmeye yönelmediği bir dünyada sermaye kaçışları olabilecektir. Ama bunun da sınırları olduğu açıktır; yoksa tarihsel olarak daha yüksek vergi yüklerine sahip AB ülkelerinden sermayenin tümüyle göç etmesi gerekirdi.

Avrupa-Amerika finans kapitalinin Fransa’daki gelir vergisini topa tutarken Güney Kıbrıs’taki haksız reel servet vergisini kendi çıkarları açısından uygun görmesi, ikiyüzlülüğün şahikasıdır.
 

 

04/04/2013, GAZETE SOL, YOLUN SONUNA DOĞRU

 

YOLUN SONUNA DOĞRU

Anayasada uzlaşma olmaması beklenen sonuç. “Bundan daha kötüsü ne olabilir?” diye sorulursa, “uzlaşma olması” derim. Çünkü uzlaşma olması demek, AKP’nin kendi rejimine anayasal kılıf dikme tasavvurlarının onaylanması demek. Bu onaylama kısmî dahi olsa, bir kâbus senaryosudur. AKP’nin anayasa tuzağının başarısı olur. Ama hiç kuşkusuz AKP, uzlaşma olmaması halinde bile - ki başından itibaren başat olasılık buydu- kendisi için başarısız sayılamayacak bir süreci başlatmıştı.

Meclis’teki “uzlaşma” görüşmelerinin iktidar ve muhalefet açısından nedenleri ve olası sonuçları üzerine 28 Şubat ve 7 Mart’ta soL’da yazdıklarımıza esastan ekleyecek yeni bir şey belki yok. Ama bazı vurgulamalar yararsız olmayabilir.

Başından beri kaçınılmak istenen “Görüşmelere katılınmazsa demokratik anayasa istememekle suçlanmak” durumu, görüşmeler tıkandığı andan itibaren başka bir biçim altında iktidarca yeniden tezgahlanacak: “Muhalefet uzlaşmayı engelliyor, masadan çekilmiyor ama süreci tıkıyor” türünden suçlamalar peşpeşe yağacak. Elindeki medya gücü ve hala kullanımda olan organik aydınlarıyla, iktidarın seçmeni ikna etme avantajı hala var; PKK ile anayasa pazarlıkları işi biraz bozsa da…

AKP açısından ise asıl başarı, dörtlü uzlaşma görüşmeleriyle elde etmeyi planladığı “meşrulaştırma” vizesini almaktı. 12 Eylül 2010 referandumuyla yargı bağımsızlığını yani demokrasiyi katleden anayasa değişikliklerini getiren Parti olmasına rağmen, kendisiyle anayasanın demokratik yönde yeniden inşa edilebileceğini tüm Meclisi arkasına alarak ele güne göstermek az şey miydi? Daha ne istesindi? Bu meşrulaştırma süreciyle elde ettiği ek bir kazanç, bu Meclisin anayasayı toptan değiştirmek için bir kurucu meclis iradesine sahip olmasına gerek olmadığı yanıltmacasıydı.
***
Şimdi finale doğru ilerlerken, AKP’nin söylemi “artık muhalefetin nefesinin yetmediği, o zaman yetenlerle yola devam edileceği” şekline dönüşecek. Böylece AKP’nin karşı-devrim anayasasının yolu açık tutulacak. Eğer Meclis içinden 3/5 oy çoğunluğu bulunursa, gerisi bu “engelleyici, istemezükçü, mızıkçı” muhalefeti halka şikayet etmeye kalacak. Muhalefet de bu defa 2010’daki kadar kararlı ve bütünlüklü bir karşı duruş sergileyemeyecek olabilir; bu, iktidarın işini daha da kolaylaştırır; ama koşulların nasıl gelişeceğini tam görmeden acele karar da vermeyelim.

İktidar yanlısı güçler, ikna sürecinde, “AKP’nin demokratik bir anayasa niyeti olmayabilir ama bu anayasa yapım süreciyle hiç olmazsa Kürt meselesine bir çözüm bulunabilir, bu da bir demokratikleşmedir ve az kazanç sayılmaz” anlayışını da çok sık tedavüle sürecekler. Tek gündemli bir parti olarak BDP açısından zaten bu gerekçe dünden hazır gibi; gündemin başarısı için -Başkanlık diktası dahil- verilmeyecek ödün yok gibi. Ancak kafasını netleştiremeyen liberal sol açısından bu anlayışla hazırlanacak bir metin çelişkili bir durum ortaya çıkaracaktır: Bir yandan anti-laisizme ve otokratizme götürdüğü için AKP anayasasına karşı olunacak, diğer yandan “Kürt meselesinin halline belirli bir zemin hazırladığı” gerekçesiyle destek verilmek istenecek! Bu çözümsüz bir çelişkidir. Seçmenin kafasını daha fazla karıştırmaktan başka işe yaramaz ve 2010 referandumunda gösterilen kararlılık dahi gösterilemez.

Kaldı ki eğer elde edilecek bütün sonuç AKP’nin demokrasi ve özgürlükler alanında iyiniyetli olmadığını kanıtlamaksa, bunun 10 yıldır anlaşılamamış olması gibi bir siyasi naiflik temelinden hareket edilerek kitleler ikna edilemez. Eğer iş iknaya kalırsa da, medya hakimiyeti yoksunluğu bir yana, anayasa gibi teknik bir metni, birkaç maddesi dışında, toplumun enine boyuna tartışmasını başaramazsınız. Konumunu netleştirebilenlerin kitlelere ulaşma kanalları gene de açık olabilir, peki ya kafası karışıkların?

AKP’nin, önünde sonunda muhalefeti suçlayarak siyasi rant toplamaya, kendi anayasasını Meclise ve halka dayatmaya yöneleceği belliydi. Güncel somutluk, bu planların nasıl boşa çıkarılabileceği konusunda alternatif stratejiler geliştirmektir. AKP’nin stratejisinin tamamen boşa çıkarılması olasılığı artık kalmamış olsa dahi, en azından hemen yapılması gereken şey, şimdiden sahaya inerek iktidarın gerçek yüzünü halka anlatma seferberliğinin başlatılmasıdır.
 

 

28/03/2013, GAZETE SOL, SİSTEMİN EN BÜYÜK NUMARASI

 

 OĞUZ OYAN

SİSTEMİN EN BÜYÜK NUMARASI

Emekçi sınıfların statüleri tarih boyunca değişmiştir. Bu değişimi farklı üretim tarzları, veya daha geniş bir kavram olarak, farklı ekonomik ve toplumsal formasyonlar düzleminde incelemek mümkündür. Bu inceleme soyut düzlemde yapılabileceği kadar tarihsel toplumsal formasyonlar somutunda da yapılabilir.

Üretim ilişkilerinde doğrudan üretici konumunda olanlar açısından, ilişkinin sömürülen tarafı olmak kuşkusuz üretim tarzlarını aşan bir sürekliliğe sahiptir. Ancak bu ekonomik sömürü ilişkisinin varlığı ve sürekliliği, hukuki statülere her zaman eşitsizlik olarak yansımayabilir.

Kapitalizm öncesi formasyonlarda, doğrudan üreticinin ekonomik statüsü (sömürülen taraf) ile hukuki statüsü arasında tam bir uyum olduğu söylenebilir. Köle ve serf tipolojilerinin her ikisinde de, hiçlik ile eğretilik arasında dolaşan hukuki statüler nedeniyle sömürü ilişkileri çıplak gözle görünebilir açıklıktadır, bir çocuğun bile algılayabileceği saflıktadır. Kısacası, özgür olmayan emek statüsü ile sömürülen doğrudan üretici statüsü arasında çakışma vardır.

Ancak kapitalist formasyonlarda bu uyum yerini çelişkiye bırakır. Kapitalizmle birlikte hukuki statü (özgür/serbest emek) ile sömürülen işçi sınıfı statüsü arasındaki ilişki artık uyumlu değildir. Sistemin doğrudan üretici tipinin reel varoluş biçimindeki bu dönüşüm, sürdürülebilir olabilmesi açısından, sömürü ilişkilerinin maskelenmesini gerekli kılar. Bu, kapitalist devlet ve sistemin hakim sınıfının, ideoloji üretim merkezleri olarak tam mesai çalışmalarını zorunlu kılar. Sistemi meşrulaştırma ideolojilerinin üretimi, önceki hiçbir toplumsal formasyonda görülmeyen düzeylere ulaşır. Kitlesel uyuşturma araçları (medya) bu bakımdan benzersiz bir kültürel/ideolojik belirleyicilik konumu elde ederler ve iktidarın/büyük sermayenin kontrolü dışına çıkmalarına izin verilmez.

İdeoloji üretimi iki yönlü çalışır: Bir, öne çıkarılan kavramlar ve gündemler üzerinden düşünülmesini sağlamak; iki, özellikle perdelenmek veya toplumun görüş alanından çıkarılmak istenenleri “mekruh” kategorisine atmak…Sermayenin organik aydınları, liberal entelektüeller, tam burada devreye girerler.

Kapitalist sistem kendi ideolojik hegemonyasını çeşitli perdelemelerle besler ve geliştirir: (i) sömürünün artık olmadığı (hatta bazen daha cüretkarca, artık işçinin sermayedarı sömürdüğü!); (ii) sınıfların artık olmadığı; (iii) emperyalizmin olmadığı veya artık geçerli olmadığı; (iv) demokrasinin kapitalist sistemin doğrudan uzantısı olduğu; (v) yeni (“daha adil”) bölüşüm ilişkilerinin işçi sendikalarını artık gereksiz kıldığı (veya sınıf sendikacılığını tarihe gömdüğü); (vi) solu belirleyenin artık sınıf siyaseti değil kimlik/kültür siyaseti olduğu; vs.

“Şeytanın en büyük numarası, insanları kendinin varolmadığına inandırmasıdır” deyişinde olduğu gibi, sistemin en büyük numarası, sömürünün, emperyalizmin ve sınıfların varolmadığına kitleleri inandırmasıdır. Gene yaygın bir deyişi kullanırsak, “ABD’nin en iyi gizlenen sırrı, bu ülkede bir işçi sınıfının var olduğu gerçeğidir”. Bu nedenle, Amerikan sinema endüstrisinde, işçi sınıfının varoluş koşullarını üretim ilişkileri düzleminde gözlemlemenize olanak sağlayacak yapımlar, giderek eskiyen istisnalar dışında, namevcuttur. Amerikan İç Savaşını yansıtan Oscar ödüllü son Abraham Lincoln filmi de, sadece kölelerin özgürlüğü peşinde koşan bir lider portresi çizer. Oysa, sanayi devrimi sürecindeki Kuzeyin hakim sınıflarının özgürleşmiş ucuz işgücüne ihtiyacı belirleyicidir. Ayrıca Kuzey, geniş iç pazar açısından Birliğin parçalanmamasını istediği kadar, Güneylilerin aksine korumacı politikalarla “bebek sanayi”nin korunmasını da talep eder. Bunlar, Lincoln’ün desteklenmesini gerektirir.

Bugün sistemin en eşgüdümlü ve en katı sınıf reflekslerine sahip sınıfı olan büyük sermayenin, kendisinin bir sınıf olarak görülmesini istememesi (Galip Yalman, bunun “tam anlamıyla bir sınıf stratejisi” olduğuna vurgu yapıyor: soL 16.2.2013); “kapitalist”, “kapitalizm”, “emperyalizm” gibi sistemi betimleyen kavramları bile tedavül dışına itmek istemesi, hegemonya mücadelesinin geldiği aşamayı gösterir.

Şimdi böyle bir aşamada, “anti-emperyalizm, ulusalcılığın utangaç biçimidir” şeklinde çarpık iddialar üreten pro-emperyalist aydınlara meydanı bırakmamak zamanıdır.

Not: Bu yazıyı sevgili kavga arkadaşım Ata Soyer’in anısına adıyorum.
 

 

21/03/2013, GAZETE SOL, İNTİKAM MAHKEMELERİ

                                                                                                                                                                                      OĞUZ OYAN

Başlık yanıltmasın. Silivri Mahkemeleri (Ergenekon, Balyoz) sadece intikam mahkemeleri değildir. Kuşkusuz bu yönü güçlüdür; geçmişle, “eski” rejimle hesaplaşmanın mahkemeleridir. Hesaplaşma, elbette, Cumhuriyeti eski biçimiyle halen savunmakta ısrarlı olanlara gözdağı vermeyi, onları sindirmeyi de içerir.

Ama bir intikam/ hesaplaşma aracı olmaktan ibaret de değildir. Bunun devamında, 2000’lerde emperyalizmle kurulan yeni işbirliği biçimine karşı duranları baskılama, korkutma aracıdır. Cumhuriyetin 1950’lerden itibaren yıpratılan bağımsızlıkçı ideolojisinin artık tamamen tarihe gömülmesi ve “yeni Osmanlıcılık” yani emperyalizm taşeronluğuyla yer değiştirmesinin toplumca sindirilmesinin sağlanmasıdır. Onun için TSK öncelikle hedef alınmıştır.

Bu mahkemeler, yeni rejim inşasının da geçiş düzeneklerinden biridir. Yeni rejimin olmazsa olmaz karşı-devrim mahkemeleridir. AKP rejimi için “dikensiz gül bahçesi” yaratmanın temizlik makineleridir. Buradan bakıldığında da bir bütünün parçasıdır. Bütünü görebilmek için, Ergenekon, Balyoz, KCK davalarının, Öcalan müzakerelerinin, AKP Anayasasının yapım sürecinin ve içeriğinin, Suriye ve Irak politikalarının topluca bir yumak oluşturduğunun farkında olabilmek gerekiyor. Yoksa her defasında şaşkınlığa düşersiniz, hukuk dışılıkları telin etmekle sınırlı kalırsınız, aldatıldığınızı fark etmekte gecikirsiniz.
***
Daha önce burada Ergenekon ve KCK davalarının “zıtların birliği” olduğunu yazmıştım. İki yıl önce Diyarbakır’da KCK davasını izledikten sonra da bunu söylemiştim. Bu davaların hukuksuzluk ve adaletsizlik ortak temelinde AKP’nin kendi politikalarını dayatmasının birer baskı aracı olarak kullanıldıkları gerçeğini bile kabul etmeye yanaşmayanlar oldu. Böyle bir özdeşlik kurulmasına tepki, daha çok BDP’ye yakın kanatlardan geldi. Onlar Ergenekon sürecini, TSK’yla hesaplaşılması ve zayıflatılması bakımından, direnen bağımsızlıkçı-kemalist güçlerin ezilmesi bakımından kendi gelecek projeleriyle uyumlu gördüler ve KCK davasıyla bir özdeşlik kurulmasını asla kabul etmek istemediler. AKP daha fazlasını isteyemezdi.

Aslında, Ergenekon ile KCK davaları arasındaki benzerlikler yanında kuşkusuz temel nitelik farklılıkları var; hatta iktidar tarafından kullanılma biçimleri dahi farklı. Ergenekon davalarına kestirmeden “karşı-devrim mahkemeleri” denilebilirse de, KCK davası için akla ilk gelen “pazarlık için baskı mahkemeleri” olduğudur. Nitekim, Öcalan ile yapılan pazarlıklar bunu daha iyi gösterdi. PKK’nın elindeki sekiz rehinenin serbest bırakılması da “tutsakların karşılıklı serbest bırakılması” çerçevesine sokuldu.
***
Ergenekon’un iddia makamının tarafları konusunda da yanılgıya düşülmemeli. Tüm sorumluluğu emniyet ve yargıdaki “cemaatçi yapılanmalara” yükleyen, dolayısıyla Erdoğan AKP’sine belirli bir masumiyet atfeden yorumlardan uzak durulmalı. Bunun tersi de geçerli ama siyasal sorumluluğun iktidarda olduğunu unutmadan. Erdoğan-cemaat çekişmesi, bir karşıtlıktan ziyade iktidar alanlarını paylaşma mücadelesidir. Ortak dava olan yeni rejim konusunda işbirliği esastır. Ama bunun bir adım ötesine de gidilmeli. Erdoğan ve cemaat işbirliği, hegemon gücün katılımı olmadan bu kadar keskin bir kılıca dönüşemezdi. Ergenekon davası, emperyalizmin planları analize dahil edilmeden anlaşılamaz. Esasen bu nedenle Suriye, Irak, İmralı, Anayasa ve Ergenekon-KCK, hatta AKP-cemaat projeleri bir bütündür.

Ergenekon davasının suçlanan tarafı ise, esas itibariyle TSK mensupları, İP ve Aydınlık Gazetesi yöneticileri ve yazarlarıdır. Türkiye’de devrimci hareketin yarım yüzyıldır ön saflarında yer almış Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük gibi sosyalistler yanında, sol, ilerici veya iktidara teslim olmamış her görüşten gazeteci ve akademisyen de davanın hedef tahtasındadır.

Ölüm cezası yürürlükte olsaydı karşılığı idam olacak olan “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” istenen 65 kişi için belki “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” yöntemi uygulanacak, hatta ilerde bir siyasi af kapsamına alınarak iktidarın “şefkati” gösterilirken Ergenekon’dan yatanları iktidarın açılımlarından medet umar noktaya getirme hesapları yapılacak.

Ama evdeki hesapların toplumsal gerçeklerin dünyasında kırılacağı bir süreçten geçtiğimiz de unutulmamalı.