ÖNEMLİ LİNKLER







Anket
Siteyi Beğendinizmi?
 
Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2012 JoomlaWorks Ltd.

20.10.2014 TARİHLİ CUMHURİYET GAZETESİ'NDE YAYINLANAN YAZI

 

29 Ekim'de "Erdoğan Sarayı"na Neden Gitmiyorum?
 
Bu sorunun sorulması bile CHP Milletvekilleri açısından gereksiz sayılabilir. Ama ayrıntılı bir muhasebenin gerekli olduğu bir karşı-devrim sürecinden geçiyoruz ve bu nedenle bu soruyu kamuoyu önünde tartışmak yarardan yoksun değildir. 
 
Birinci ve en genel nedeni, 2002'den itibaren AKP iktidarının laik Cumhuriyet rejimini dönüştürmek için her türlü hukuksuzluğu içeren bir sivil darbe sürecinin mimarı olmasıdır. Bu nedenle 2007'den itibaren Gül'ün Cumhurbaşkanlığı döneminde de  CHP milletvekilleri Çankaya Köşküne itibar etmemişlerdir. Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığının eskisini aratır özellikler taşıyacağı ise henüz seçilmeden önce bile bilinmekteydi.
 
İkincisi, 17 ve 25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları, ucu Erdoğan'a ve ailesine uzanan çok güçlü kanıt ve suçlamaları içermekteydi ve henüz o tarihte Erdoğan'ın dört bakanıyla birlikte milletvekilliğinden dahi istifa etmesini ve ancak bir yargısal aklanma sonucunda yeniden siyasete dönebilmesini gerektirmekteydi. Bunu yapmak yerine delilleri karartma, yargı süreçlerini baskı altına alma, soruşturmayı yürüten savcı ve polisleri açığa alma, dört bakanla ilgili olarak kurulan TBMM Soruşturma Komisyonu'nun çalışmasını engelleme yolunda ağırlık koyan bir Başbakanın, artık rüyasında bile görememesi gereken Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyabilmesi, Türkiye'nin nasıl Avrupa demokrasi alanından kopup Ortadoğulaştığının göstergesidir. Bu nedenle de "Erdoğan'ın köşküne" gitmek bir demokrasi ayıbına ortak olmak anlamına gelecektir.
 
Üçüncüsü, Cumhurbaşkanlığına görevine başlayabilmek için TBMM önünde  "...Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkilâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, (...) üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim" demesine rağmen bunların hiçbirine uymayan, esasen adaylığı sürecinden itibaren tarafsız cumhurbaşkanı olmayacağı yolundaki açık beyanlarını ilk günden pervasızca uygulamaya koyan bir militan taraflılığın davetine icabet etmek, Anayasanın cumhurbaşkanlığı tanımına topluca karşı gelmek ve takiyye yeminlere destek vermek anlamına gelecektir.
 
Dördüncüsü, Cumhuriyetin simgesi Çankaya Cumhurbaşkanlığı Köşkünün manevi değerinin ve dolayısıyla Cumhuriyet değerlerinin hoyratça dışlanmasına kayıtsız kalmak anlamına gelecektir.
 
Açgözlülük ve Hukuksuzluk Müzesi
Beşincisi, Atatürk Orman Çiftliği arazisini hukuk tanımaz bir biçimde işgal eden, Ankara 5. İdare Mahkemesi'nin, Ankara Bölge İdare Mahkemesi'nin, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen inşaatı fütursuzca sürdüren, "yıkabiliyorlarsa gelsinler yıksınlar, devam ediyorum" diye hukuka ve yargıya meydan okuyan, Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin Anayasa Mahkemesi'ne başvuru sonucunu dahi beklemeyen, AOÇ'un adını "Yenimahalle Orman Çiftliği"ne dönüştürme alıştırmalarına girişerek Atatürk'ün mirasına ihanet eden, yeşili betona çeviren, oldubittici ve korsan bir inşaat anlayışına meşruiyet kazandırmak anlamına gelecektir. 
 
Altıncısı, Türkiye'nin kaynaklarının ölçüsüz ve savurgan bir biçimde şaşaalı ve görgüsüz bir saray inşaatına harcanmasına, bütçesi açık veren ve borç içinde yüzen bir ekonomide, lüks ithal yapı malzemelerinin kullanılmasıyla maliyeti bir milyar TL'yi bulan bir inşaata onay vermek (bkz. Fırat Kozok, Cumhuriyet, 27.9.2014); yatırımsızlıktan kıvranan bölge ve ülke ekonomisi koşullarında  Kalkınma Bakanlığı'nın "Kamu Yatırımlarını Hızlandırma Ödeneği"nin son üç yılda bu "görgüsüzlük sarayı"na aktarılmasına, örtülü ödeneğin de aynı yönde ve amaç dışı kullanımına aldırmamak anlamına gelecektir.
 
Bütün bu nedenlerle Cumhuriyeti ve değerlerini temsil etmeyen, bir totaliter rejim simgesine dönüşen  "Erdoğan Sarayı"na gidilmemesi gerekir. Bu görüşler etrafında bütün CHP milletvekillerinin birleştiğine de kuşku yoktur. Ben sadece siyaset yoldaşlarımın ortak düşüncelerine tercüman olduğumu varsayıyorum.
 
SONSÖZ: Görgüsüzlük, hukuksuzluk ve otoriterlik abidesi olan Erdoğan Sarayını bekleyen iki akıbet olmalıdır: Yıkım veya halkın ibretle gezeceği bir müzeye dönüştürme. Müzenin adını da şimdiden önerelim: Açgözlülük ve Hukuksuzluk Müzesi!
 

TBMM BAŞKANI'NA MEKTUP

   

                16.10.2014
 
                Sayın Cemil Çiçek
                TBMM Başkanı,
 
                 Temel hak ve özgürlüklerin bir "yap-boz" anlayışıyla hükümetin günlük ihtiyaçlarına göre sürekli yeniden düzenlendiği bir dönemden geçiyoruz. Hukuki düzenlemelerin ulaşılabilir, açık ve öngörülebilir olması; üyelik müzakerelerinin iyi-kötü sürdürüldüğü Avrupa Birliği'nin temel hukuk normlarıyla uyumlu olması gerekirken bunun tam tersine bir gidiş vardır.
 
                Son olarak, tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanının işaret etmesiyle hazırlanan ve üstelik temel hak ve özgürlükleri ilgilendirmesine rağmen bir Hükümet tasarısı olarak bile TBMM Başkanlığına sevkedilemeyen "Hâkimler ve Savcılar Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi", aşınmış bir hukuk devletinden baskıcı bir güvenlikçi devlete geçişin yeni unsurlarını taşımaktadır.
 
                Üstelik bu teklifi savunan Başbakan ve Hükümet çevrelerinin Almanya'da polisin yetkilerini referans göstererek (ama bu yetkileri dengeleyen alt ve üst hukuk normlarını yok sayarak) meşruiyet arama çabalarına karşın, söz konusu Teklifin (hiç olmazsa bu Teklifin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nu ilgilendiren 20 ila 28. maddeler arasında kalan 9 düzenlemesinin tartışılması amacıyla) AB Uyum Komisyonu’nun görüşüne sunulmaması büyük bir eksiklik ve hatalı uygulama olacaktır.
 
                Komisyonumuz Başkanının "her türlü ceza kanunu düzenlemesinin AB Uyum Komisyonu'na gelmesi gerektiği" yönündeki genel görüşüne rağmen, Hükümetin bu Teklifin acil olarak Meclis'ten geçirilmesi kaygısıyla Adalet Komisyonu dışında hiçbir komisyonun incelemesine sunulmaması yönündeki telkinleri nedeniyle Teklifin Komisyonumuza gönderilmeyeceği bilgisi alınmıştır. Bunu, Yasama organının işleyişine açık bir müdahale olarak görüyor ve temel hak ve özgürlüklerin geriye götürülmek istendiği böyle bir düzenlemenin, acil ihtiyaç gerekçesiyle, AB normlarıyla uyumunun araştırılmamasını Komisyonumuzun varoluş nedeniyle de büyük bir çelişki doğuracağını ve bunun AB üzerinden yeni eleştirilerin konusu olacağını dikkatinize sunmak istiyoruz.
 
                Bu nedenlerle, Yüce Meclisin Başkanı olarak sizin bu eksik ve hatalı uygulamayı düzeltmek hususunda gereğini yapacağınıza güvenmek istiyoruz. Saygılarımızla,
 
               
 
 
Oğuz Oyan                                    Şafak Pavey                               Ayşe Eser Danışoğlu        
AB Uyum Komisyonu                     İstanbul Milletvekili                      İstanbul Milletvekili
Başkanvekili                                  KPK Eş Başkan Yardımcısı
 
 
 
Aykan Erdemir                               Aylin Nazlıaka                               Umut Oran
Bursa Milletvekili                           Ankara Milletvekili                         İstanbul Milletvekili                            
                        
 

AKP YOLSUZLUKLARI VE DERSHANE OPERASYONU TBMM KONUŞMASI 26.02.2014

 

DARBELER KONUŞMASI TBMM Genel Kurulu 25.02.2014

 

Kabataş Olayı Suç Duyurusu Hakkında Basın Açıklaması

 

14 Şubat 2014
SAHTELİĞİ AÇIĞA ÇIKAN "KABATAŞ'TA DÖVÜLEN BAŞÖRTÜLÜ KADIN" OLAYIYLA İLGİLİ OLAY KONUSU KADIN, GAZETECİLER  ABDÜLKADİR SELVİ, ELİF ÇAKIR İLE BAŞBAKAN HAKKINDA SAVCILIĞA YAPTIĞIM SUÇ DUYURUSUNA AİT BASIN AÇIKLAMAM AŞAĞIDA YER ALMAKTADIR
 
(Savcılığa verilen dilekçeye Ana Menü başlığı altından ulaşabilirsiniz)
 
GEZİ olayları ve direnişleri sırasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yatıştırıcı olmak yerine kışkırtıcı bir rol oynamakla sınırlı kalmamış, vatandaşı dini duyarlılıklar üzerinden infiale sevkedecek uydurma mizansenlerin içine girmiştir. Bu kurguların tetikçi basın mensuplarıyla birlikte sistematik olarak hazırlanıp kullanıldığının bugün daha iyi anlaşılmasını sağlayacak yeni görüntülerin ortaya çıkması üzerine, Başbakan ile söz konusu basın mensupları ve sahte mağdur aleyhine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına tarafımızca suç duyurusunda bulunulması kararlaştırılmıştır.
 
Ülkenin Başbakanı olması nedeniyle yaptığı her açıklamanın yazılı ve görsel basın tarafından manşetlere taşınmasından ayrı olarak, Başbakan Erdoğan özellikle, İstanbul’da polisin şiddetli müdahalesinden kaçarken göstericilerin sığınmış olduğu Bezm-i Alem Camiini kastederek “camiye ayakkabı ile girdiler, camide içki içtiler” ve yine aynı bölgede, Kabataş’ta meydana geldiğini iddia ettikleri olayla ilgili olarak “kucağında 6 aylık bebeğiyle başörtülü bacıma saldırdılar” şeklindeki asılsız iddiaları ve iftiraları, kendi kontrolündeki medya mensupları ve haklarında ihbarda bulunulan kişilerle birlikte organize bir şekilde basın yayın araçları vasıtasıyla sürekli gündemde tutmuştur.
 
Nihayet, Kanal D televizyonu 13.02.2014 tarihli akşam ana haber bülteninde “o gün Kabataş’ta neler yaşandı?”, “İşte Gezi olaylarında saldırıya uğradığı iddia edilen başörtülü kadın…” flaşlarıyla olaya ilişkin görüntüleri yayınlamış, görüntülerde bırakınız sözde mağdurenin ve diğer zanlıların asılsız iddialarını, kadının çevresinde en ufak bir olağanüstü olay ve hareketlenme dahi gözükmediği görülmektedir; çevredeki insanların bir toplu gösterinin parçası olduğu bile kuşkuludur.
 
Bu veriler ışığında “Kabataş’ta başörtülü ve bebekli geline Gezicilerce saldırılması” olayının, Başbakanın, Gezi Olayları ile sarsılan imaj ve meşruiyetini kısmen kurtarabilmek için öteden beri siyasi bir simge olarak kullanageldiği başörtüsünü “önemli bir yakınının bebekli gelini” üzerinden yeniden devreye sokarak, bir kara propaganda ve provokasyon aracı olarak kullandığı ortaya çıkmıştır. Bu kurgunun tüm hazırlayıcıları bilgimiz dahilinde değildir; ancak uygulayıcıları arasında, Başbakanla ilişkileri gazetecilikten ziyade “dava arkadaşlığına” dönüşmüş iki gazetecinin olduğu ve bir partili belediye başkanının gelininin de rol modeli olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Yukarıda açıklanan fiiller ve sözler vasıtasıyla, TCK 216. maddesinde ifade edilen halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu, TCK 267. maddesindeki iftira suçu ve TCK 271. maddesindeki suç uydurma suçları ihbar olunan şahıslarca organize bir şekilde ve basın yolu defalarca kullanılarak işlenmiştir. Bu fiil ve açıklamalar nedeniyle, adı geçenler hakkında suç ihbarında bulunma zorunluluğu doğmuştur.