ÖNEMLİ LİNKLER







Anket
Siteyi Beğendinizmi?
 
Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2012 JoomlaWorks Ltd.

23.05.2013, GAZETE SOL, "SOSYALİST" ENTERNASYONAL Mİ?

 

 

 OĞUZ OYAN

“Sosyalist” Enternasyonal mi?

2005’ten beri şu Sosyalist Enternasyonal (SE) ile CHP arasındaki doku uyuşmazlığı üzerine yazıyorum. Aslında sorun daha derinlerde, Avrupa’nın siyasal tarihinin ürünü olan ama giderek kapitalist/emperyalist sistemin hegemonik ilişkilerinin yönetimini üstlenen Avrupa sosyal demokrasisi ile emperyalizme karşı kurtuluş savaşı pratiğinden doğan bir parti arasındaki zorlama ilişkilerde aranmalı.

Bu ilişkilerin zorlama karakteri 2010 öncesinde belirginleşmişti. Sonraki dönemde yeni bir yakınlaşma denendi. Ama şimdi görülüyor ki, tekrar “normal”e dönüş kaçınılmazlaşıyor. Başka deyişle, bağımsızlıkçı karakterini koruyan yani Avrupa Sosyalist Partisi (ASP) hakimiyeti altındaki SE karşısında “çevre ülkenin uslu partisi” konumunu kabullenmek istemeyen bir partiye ve liderine “ayar” çekmek küstahlığından vazgeçilmeyeceği ve Avrupa’nın Türkiye’nin iktidar partisiyle ekonomik ve stratejik ilişkilerinin “ilkeler” uğruna feda edilmeyeceği bir kez daha gösterilmiş oluyor.

Kuşkusuz meselenin kişisel boyutları, basına yansıyan Hannes Swoboda’nın AKP ile özel çıkar ilişkileri de belirleyici olmuştur. Ama işin özü değişmemektedir. Bu bağlamda Prof. Korkut Boratav’ın 26 Mart 2013’teki soL’da “CHP’nin akıl hocaları” yazısı yeniden okunmalıdır. İsterseniz biz de, gene Swoboda’nın Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı olduğu dönemde sahnenin önüne çıkarak 2010 Anayasa referandumu dolayısıyla CHP’ye ve liderine, referanduma destek vermesine yönelik tavsiyeleri üzerine 27 Temmuz 2010’da ODATV’ye yazdığımız yazıdan bazı alıntılar yapalım.

“(…) Avrupa sosyal demokrasisi, 1980 sonrasındaki yeni küreselleşme sürecinde çeşitli Avrupa ülkelerinde uzun iktidar deneyimleri yaşadı. Bu deneyimler, Batı’nın sosyal demokrat partilerinin liberalleşerek iyice sistem partilerine dönüşmelerine, sistem tarafından tamamen ehlileştirilmelerine yol açtı. Onların bölüşümcü ve istihdam koruyucu hedefler doğrultusunda devlet müdahalelerini savunan ilkelerini aşındırdı; dünyada kalkınmacı politikaları destekleyen ve küresel dengesizliklere karşı tavır alan üçüncü dünyacı dayanışmalarını, ulus-aşırı şirketlere karşı eleştirel konumlarını tarihe gömdü; tüm “sivri” uçlarını törpüledi. Bu partiler, iktidar deneyimleri sırasında, hala bağımsızlık reflekslerini yitirmemiş, özelleştirmelere karşı eleştirel konumu benimseyen gelişmekte olan ülkelerin sol partilerine soğuk bakmaya başladılar. Aralarındaki çelişkiler giderek uzlaşmaz bir noktaya sürüklendi. Bunu kendi çıkarları açısından gidermenin yolu, gelişmekte olan ülkelerdeki merkez sol hareketleri de sistem partileri haline dönüştürmekten geçiyordu. Bunu başardıkları yerler oldu. Türkiye sağı açısından tam başarı elde edilirken, Türkiye solu açısından ancak kısmi ve geçici başarılar elde edilebildi; Türkiye solundaki bağımsızlık refleksleri tam olarak köreltilemedi. İşte AB sosyal demokrasisinin CHP karşıtlığı ve 2000’lerdeki AKP sevdası bu koşullarda yeşerdi. (…)

CHP gibi anti-emperyalist bir Kurtuluş Savaşı içinden geçerek kurulan ve bağımsızlıkçı karakteri başat olan bir siyasal formasyonun, Batı’nın hegemonik güç ilişkilerinin gölgesinde sağladığı dış sömürüyle bölüşümcü politikalar uygulayabilen siyasal formasyonlarıyla aynı dili kullanması, aynı ortak noktalardan hareket etmesi sanıldığından daha zordur. Sonuçta bu zorluk, CHP’nin nesnel ve öznel olarak daha sağda değil, daha solda bir çizgiyi temsil etmesi nedeniyle yaşanmaktadır. (…)


Batının sosyal demokrat partileri kendi sorunlarına çözüm üretemezken, bazen eski sömürgeci alışkanlıkların da etkisiyle, gelişmekte olan ülkelere program dayatmaya, daha da kötüsü, IMF/DB programlarını önermeye eğilimlidirler. Oysa, eşitsizlikleri derinleştiren mevcut küreselleşme biçimine eleştiri yönelten, küreselleşmeye sosyal bir alternatif kazandırmaya çalışan siyasal hareketlerin dünya çapında taban kazanması, Batı Avrupa sosyal demokrasisinden değil, özellikle gelişmekte olan ülkeler üzerinden, Türkiye’den, Latin Amerika’dan ve benzeri coğrafyalardan güçlü bir destek alarak inşa edilebilecektir. Bu bakımdan, CHP’nin küresel sistem tarafından şekillendirilmeye karşı kendini koruması sadece kendi geçmişi ve geleceği açısından değil, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, hatta dünyanın geleceği açısından kritik bir öneme sahiptir.”

 

 

 

 

16.05.2013, GAZETE SOL, YURTTA BARIŞ BÖLGEDE SAVAŞ

 OĞUZ OYAN

YURTTA BARIŞ BÖLGEDE SAVAŞ

Başlığı geçen hafta kurgulamıştım. Üzerine Başbakan’ın bir ABD televizyonuna yaptığı savaş çığırtkanlığı (11 Mayıs Cumartesi günkü basın) ve Cumartesi gününün Reyhanlı kanlı bombalı saldırısı geldi. Bu haftaki yazımı biraz erkenden (12 Mayıs Pazar) göndermek durumundayım; birkaç gün içindeki gelişmelerin seyri ne olursa olsun, gündemi kaçırmayacağımı düşünüyorum.

Başlığa dönelim. “Yurtta barış bölgede savaş” denklemi, başından beri sakattı. “İçerde analar ağlamasın, dışarıda analarını ağlatalım” mantığıyla ne içerde ne de dışarıda (bölgede) barış olur. Bu yanlış denklemin yanlışlığını gösterecek yeni kanıtlara da ihtiyaç yok. Ama öyle anlaşılıyor ki Türkiye’yi örtük bir savaş halinden açık bir savaş konumuna sokuncaya kadar yeni provokasyonlar peşpeşe gelmeye devam edecek! Açık savaş hali yani emperyalizmin silahlı taşeronluğu gerçekleşirse, tahrikler ilk amacına ulaşmış olacak. Sonraki tahrikler daha büyük ölçekli olmaya yönelerek savaşın bölge ölçeğine genişletilmesine ve olayların Türkiye’nin denetiminden tamamen çıkmasına yol açabilecek.

Reyhanlı saldırısı kadar sonrasındaki resmi açıklamalar da Türkiye dış politikasının nasıl yönetilemediğini göstermesi bakımından hazindir, vahimdir. Ne diyordu dışbakanımız? “Suriye’de böyle kritik bir geçiş sürecinde birçok provokasyon söz konusu olabilir. Bizim için önemli olan TC Devleti’nin, vatandaşlarımızın huzurudur”. Şaka gibi. Ölen 46 vatandaşımızın ebedî (sonsuz) huzura kavuştukları bir ortamda yapılan ilk değerlendirmenin insani hiçbir değer taşımaması nasıl bir vicdani durumdur, nasıl bir siyasi duruştur? Başbakan Başyardımcısı Beşir Atalay ise, AKP’nin işine gelen yorumu ilk andan yapıyor, Suriye’deki rejim yanlısı bir örgütü işaret ediveriyordu. Başbakan Erdoğan “Türkiye’deki çözüm sürecini hazmedemediler diyor” ve koro tamamlanıyordu.

Oysa iki yılı aşkın süredir CHP ve özellikle Hatay Milletvekilleri, TKP, İP, ÖDP sözcüleri ve eylemcileri Hükümeti defalarca uyarmaya çalıştılar. AKP iktidarının, Suriye rejimi karşıtlarına, Suriye dışından gelen El Kaide dahil selefi teröristlere sığınak oluşturmasının, silah, malzeme ve eğitim vermesinin, Suriye’ye geçişlerine ve günlük giriş çıkışlarına izin vermesinin Türkiye’yi nasıl bir saldırı tehdidi altına soktuğunu anlattılar. Suriye’deki meşru yönetime dönük emperyalist saldırının tarafı olmaması için Ankara’yı uyardılar. Reyhanlı’da nüfusa eşit bir mülteci kitlesinin yarattığı tehditlere, sanayi sitesinde açıkça silah üretildiğine, mülteci kamplarındaki başıbozukluğa dikkati çektiler. Ama iktidar tınmadı bile. Sonuçta, Türkiye’nin tam bir Ortadoğu devleti görüntüsü kazanması için tek eksik ağır bombalanmış çarşı görüntüleriydi; o da tamam oldu!

Siz, “çözüm süreci” dediğiniz şeyi, ilk aşamada Irak ve Suriye Kürtlerini de kapsayacak, daha sonra koşullar elverirse İran Kürtlerini de içine alacak şekilde bir büyük Türkiye-Kürdistan Konfederasyonu hedefi içine yerleştirirseniz; bölgede alt-hegemon/alt-emperyalist rolüne soyunur ve Kerkük-Musul petrol/gaz rezervlerine göz dikerseniz, ülkenizi ve halkınızı bile bile ateşe atmış olursunuz. O zaman provokasyonların kanıksanmasını, gerçeklerin çarpıtılmasını ve halkın tepki vermemesini sağlamaya çalışırsınız.

Bu tehlikeli oyun, sonuçta ABD himayesinde kendi bağımsızlığını ilan etmeye çalışan Kuzey Irak yönetimini dahi o denli ürkütmüş olmalı ki bu yönetimin Başbakanı Neçirvan Barzani “Suriye’deki sorunun diyalogla çözülmesinden yana olduklarını, ABD tarafından desteklenen Suriyeli muhaliflerin sadece yüzde 15-25 arasında bir desteğe sahip olduğunu ve kendi önceliklerinin Nursa Cephesi ve diğer terörist gruplarını Kürdistan Bölgesine sızmalarını önlemek olduğunu” söylerken diğer yandan da PKK’lıların Türkiye’den Irak’a geçmelerine karşı çıkıyordu. Bu tavır değişikliği dikkat çekicidir.

Ortadoğu bir mezhep çatışmasına sürükleniyor. Bunun bir Alevi katliamına dönüşmeyeceğinin, Türkiye’nin de kanlı bir mezhep çatışmasına çekilmeyeceğinin güvencesi nedir? Başarısızlığa uğramış bir sözde çözüm sürecinin toplumsal faturası ne olacaktır?

Toplumun acil gündemi “savaşa hayır” seferberliğidir. Bunun için pro-emperyalist ve totaliter AKP iktidarı yenilgiye uğratılmalıdır.

 

 

09.05.2013, GAZETE SOL, CİLALAR DÖKÜLÜYOR

 

 

CİLALAR DÖKÜLÜYOR


Cila dökülmesi her alanı kapsıyor. Yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını tamamen yitirmesi mi örneğin? Silivri tutsağı Mustafa Balbay’ın bize ilettiği 29 Nisan 2013 tarihli “Ergenekon Davasına İlişkin Paylaşmak İstediğim Genel Değerlendirme”den özet bir alıntı bile yeter:

“Kamuoyunda Ergenekon davası diye bilinen, 22 iddianamenin birleştirilmesiyle oluşan torba davada 18 Mart 2013’te açıklanan esas hakkında mütalaa ile karar aşamasına gelinmiştir. 2271 sayfalık mütalaa 5 yıl önce yazılmış iddianamenin çok kötü bir özetinden ibarettir. Bu dava başladığında geçmişteki karanlık olayların aydınlatılacağı, darbelerin yargılanacağı, faili meçhullerin ortaya çıkarılacağı söylenmişti. Yargılama sürecinin tümüne katılmış, mütalaayı okumuş bir kişi olarak vurgulamak isterim ki bu davada aydınlatılmış tek bir olay, aydınlığa çıkarılmış herhangi bir karanlık süreç yoktur. Davada adım adım 22 iddianame birleştirilmiş, böylece tek tek gerçekliği kanıtlanmamış suçlamalar daha da içinden çıkılmaz bir karmaşaya dönmüştür. (…)
Bu dava, olmamış darbe iddiaları, delilsiz suçlamalar, hiçbir şekilde suç unsuru oluşturmayan sosyal faaliyetler, meslek faaliyetleri toplamıdır. Bütün bunlara Danıştay cinayeti ve Cumhuriyet gazetesine atılan bomba olayı eklenerek davaya “cebir ve şiddet unsuru” katılmıştır. Danıştay cinayetinin Ergenekon davası kapsamına alınmasını sağlayan, bir sanığın hem gizli hem açık tanık olarak verdiği ifadedir. Mütalaaya göre Osman Yıldırım adlı sanık, açık tanık olarak ifade vermiş, daha sonra gizli tanık olarak bu ifadeyi “doğrulamıştır”. Bu durum hukuk adına utanç vericidir. Mütalaanın 1169. Sayfası okunduğunda gerçek görülecektir. Sadece bu hukuksuzluk bile davanın nasıl bir mantık üzerine kurulduğunu ortaya koymaktadır. (…)
Bu dava Türkiye’de büyük bir korku ikliminin yaratılması, muhaliflerin susturulması, pekçok kurumun gerçek işlevini yerine getiremeyecek şekilde işlevsizleştirilmesi sonuçlarını doğurmuştur. Bir anlamda davayı kurgulayanlar açısından amaca ulaşılmıştır. Davanın sonuçlanma aşamasına gelindiğinde İmralı ile karşılaştırılması yukarıdaki amaçların yanı sıra, sanıkların adeta ”rehine” olarak tutulduğu yargısını gündeme getirmiştir”.
Balbay’ın saptamalarına ilaveler yapalım: Bir, Ergenekon davası derin devleti açığa çıkarma değil, AKP öncesi ve AKP dönemi derin devletini sis perdesiyle gizleme operasyonudur. İki, kimi muhaliflerin susturulmasıyla, toplumun sindirilmesiyle, kurumların teslim alınmasıyla amaçlanan, Cumhuriyetle hesaplaşmanın, rejim yıkıcılığının meşrulaştırılması ve potansiyel karşı çıkışların emperyalizm destekli bir güç gösterisiyle bastırılmasıdır. Üç, siyasal İslam iktidarının inşa etmekte olduğu kendi rejimine meşruiyet kazandırılmasıdır.
Ergenekon davası açısından bir anlamda amaca ulaşılmıştır. Ancak, iktidara yeni tehditler, yeni umacılar, yeni “terörizmle savaş” bahaneleri gerekmektedir. Bunun için taşeron örgütlere terör saldırıları yaptırtmak, sonra da onları yeni davalar kapsamında sanık sandalyesine oturtmak yeterli değildir. Cumhuriyet döneminin önemli bir siyasal kurumu olarak ayakta duran CHP’nin yıpratılması gerekir. En iyi yıpratma yolunun sahte iddianameler yöntemi olduğu sınanmıştır. Demek ki, yeni tezgahlara hazırlıklı olunmalıdır.
Cilanın çoktandır döküldüğü diğer bir alan dış politikadır. Obama’nın “Suriye’ye doğrudan müdahaleyi düşünmüyoruz” açıklamasını ferahlatıcı değil kaygılandırıcı bir ifade olarak okumak durumundayız. Demek ki, Suriye’den başlamak üzere sahneye taşeron güçlerin sürülmesine karar verilmiştir. İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan kapsamlı askeri tatbikatlara başlamıştır bile. İsrail’in Suriye’yi bombalamasında olduğu gibi bazıları sıcak saldırıları da kapsamaktadır. Ne var ki, BM Araştırma Komisyonu Başkanı Del Ponte’nin “kimyasal silahı muhaliflerin kullandığına” ilişkin raporu, cilayı fena halde dökmüştür. Şimdi yeni çarpıtmaların zamanıdır. Türkiye’de Suriye’ye müdahaleye başından beri karşı olanlara karşı yeni psikolojik savaş yöntemleri denenirse kimse şaşırmasın.
Suriye cilasının tam dökülmesi yani Türkiye’nin savaşa tam bulaştırılması halinde, açılım/barış/çözüm sürecinin cilasının da tam kazınacağından emin olabilirsiniz.
Taksim’i 1 Mayıs’a aşırı güç kullanımıyla kapatan iktidar, demokrasiye/uzlaşmaya değil şiddete, zorbalığa, otokrasiye eğilimli olduğunu kanıtlamıştır. Sırtını “çözüm sürecine” dayayarak şiddet kullanımını ve teokratik faşizme yönelişini tartışılmaz kılabileceğini sanan iktidar fena halde yanılmaktadır. “Cilalı taş” döneminden “kaba taş” dönemine geçişi gerçekleştiremeyecektir.

 

 

02.05.2013, GAZETE SOL, MALİ-EKONOMİDE SIKIŞMA

 

Mali-Ekonomide Sıkışma

Kapitalist dünyanın merkezi ekonomileri toparlanamıyor. Krizin ne kadar süreceği belirsiz; ama 2018’den öncesi için pek ışık görünmüyor. İki gaile var: Sistemi kurtarmak ve ülkesini kurtarmak. Bazıları sadece ikinci bölüme yoğunlaşıyor; çıkar çekişmeleri büyüyor ve sistemik kriz daha da besleniyor.

Sistemin krizine ayar vermek için Washington’da 18 Nisan’dan itibaren bir araya gelen G-20 ülkeleri maliye bakanları, sıkı maliye politikalarına zarar veren vergi kaçakçılığına, sermaye kaçışlarına, kıyı (offshore) bankacılığına, vergi cennetlerine eşgüdümlü savaş açmayı gündemlerine aldılar. Bunun için iddialı bir hedefleri de vardı: Vergi/sermaye kaçışlarını önlemek için dünya çapında otomatik bilgi değişimini gerçekleştirmek. Şimdiye kadar sadece soruşturma kapsamında istenebilen özel hesaplara ilişkin mali bilgilerin artık otomatiğe bağlanması isteniyordu.

ABD kendi hesabına etkili bir yöntem bulmuştu: Çıkardığı yeni düzenlemeyle, yabancı ülke bankalarına Amerikalı müşterilerinin beyan dışı hesaplarını açıklama zorunluluğu getiriyor, aksi halde Amerikan piyasasına girme hakkını ellerinden alıyordu. Ancak Avrupa ülkelerinin bu yolu kullanması zordu. Belki Avrupa da üçüncü ülkelere (örneğin İsviçre’ye) baskı yapabilirdi, ama kendi bağrında çok sayıda “sırdaş hesap” bankacılığı yapılmaktaydı ve bazı AB ülkeleri de henüz bankaların gizlilik kuralına sınırlama getirmeye niyetli değillerdi.

Dünyada bu mücadele konusuna bir isim de verilmişti: BEPS yani “Base erosion and profit shifting”, veya “Matrah aşınması ve kârların yer değiştirmesi”. Peki uluslararası şirketlerin vergi yükümlülüğünün ardından dolanmak için dünya çapında yaptığı kâr transferleri ve vergi kanunları boşluklarından yararlanmaları nasıl önlenebilecekti? Her durumda, gelişmiş kapitalist dünyada kamunun sosyal harcamalarını kısmak yanında, vergi/sermaye kaçışlarını denetim altına alarak daha iyi vergilendirme üzerinden yeni gelir kaynakları elde etmek amaçlanıyordu. Peki ya Türkiye’de?
***
Türkiye’de AKP döneminde bütçe açıkları özelleştirme gelirleri ve vergi afları üzerinden daraltılabilmişti. Diğer arızi gelirler de benzer bir rol oynamıştı. Bu tür olağandışı gelirler olmaksızın, ülkenin dış açık yanında bir de tehlikeli bir iç açık vermesi kaçınılmaz olacaktı. Bu nedenle iktidar TCDD, PTT gibi satılamaz denilen KİT’ler ile toprak, su, maden kaynakları, sağlık ve eğitim gibi tüm alanlara saldırmaktaydı. Mali-ekonomideki sıkışma, etkileri geçen yıla kadar süren Varlık Barışının bir benzerini de şimdi tekrar gündeme getirecek görünüyor. 2008 krizinin etkisiyle bir önceki “barışın” yeterli geliri sağlamadığı ama şimdi daha iyi koşulların oluştuğu da ileri sürülüyor. Ama Ali Babacan’ın açıklamalarına bakılırsa, iktidarın bütün hesapları, offshore’lardaki kayıt dışı paraların aklanmasına yönelik gibi. “Offshore leaks” belgelerinin açıklanmaya başlaması hem iştahları kabartmış hem de yeni bir kara para aklama zorunluluğunu dayatmış görünüyor. Babacan’a göre, şirketlerin dışarıdaki kendi hesaplarından borçlanmalarının önüne geçilirse, dış borçlara da ciddi bir rötuş getirilmiş olacak!.. Ama uyuşturucu, silah kaçakçılığı ve rüşvet fonları da böylece aklanmış olacak. Peki ya İsviçre’deki Wikileaks hesapları?

Avrupa, sermayenin vergi cennetlerine kaçışını ve vergi kayıplarını telafi etmeye çalışırken, Türkiye’nin derdi büyük vergi imtiyazları sağlayarak dışarıdaki parayı içeri çekebilmek; böylece dış kaynak girişleriyle dönen ekonomisinin bir yılını daha kurtarabilmek! Bu arada, Fransa örneğinde Maliye Bakanı Cahuzac, bakanlıktan sonra milletvekilliğinden de istifa eder ve yargılanmayı beklerken, kamuoyu baskısının işlemediği Türkiye’de naylon fatura yolsuzluğundan yargılanan bizim eski Maliye Bakanı Unakıtan’ın kendisini aklamak için üç defa af yasası getirmeye teşebbüs ettiğini anımsamakta yarar yok mu?

Bütün bunların üzerine bir de denetimden kaçışta son aşama olarak yeni Sayıştay düzenlemelerinin getirilmesi –tepkiler üzerine şimdilik Komisyon görüşmesi ertelendiyse de- AKP vurgunculuğu bakımından sizce şaşırtıcı mıdır?

Not: Türkiye’de Marksist iktisadın sayılı isimlerinden, 1980’lerden itibaren 11. Tez ve İktisat Dergilerinde birlikte yol aldığımız Nail Satlıgan’ı yitirmenin derin üzüntüsüyle tüm devrimcilere başsağlığı dilerim.
 

 

25/04/2013, GAZETE SOL, TAKSİM'DE 1 MAYIS

 

                   
Taksim’de 1 Mayıs?
 
soL ve Kemal Okuyan ısrarla vurguluyor: Mekandan daha önemli olan içeriktir. Dahası, emek mücadelesi yılın bir gününe sıkıştırılamaz. Ve 1 Mayıs, yasak savma aracına dönüştürülemez.
 
Gerçekten, Türkiye’nin gündeminin içte ve dışta gericiliğin ve emperyalizmin kuşatmasıyla bu denli sıkıştırıldığı, sendikacılığın bitirildiği, işsizliğin tırmandığı, taşeronlaşmanın kamu istihdamını dahi teslim aldığı, yargının iktidarın/sermayenin tam buyruğuna sokulduğu, Suriye-Irak üzerinden Türkiye’nin Ortadoğu’da savaş ateşi içine çekilme riskinin büyüdüğü bir dönemde, içerik yerine “alan” tartışmasına sıkışıp kalmak ne demek oluyor?
 
Taksim yasağına karşı bugüne kadar saygı duyulacak bir mücadele verildi. Ama bu mücadelenin bundan böyle de tek belirleyici mücadele ekseni olarak kalması emek hareketine zarar verme noktasına geldi. Emek hareketini içerden çürüten bazı sendikacıların, yılda bir defa, o da içerik yerine biçim tartışmaları üzerinden “aklanmaları”nın aracına dönüştürülebilir mi 1 Mayıs? (Ki AKP iktidarı, içi boşaltıldığı sürece “Taksim” tartışmasına son yıllarda kolaylık göstererek taraf olmadı mı?).
 
İşçi ve memur sendikaları Konfederasyonlarının bir bölümü doğrudan iktidarın milli görüş alanındadır. Bunların yöneticilerinden bazıları iktidar partisinin milletvekilliğine de terfi ettirilir. Bir de daha “tarafsız” görünen, ama bir bölüm yöneticisi eski sağ siyaset ilişkileri üzerinden AKP’liliğe açık geçiş yapmış veya kendi varlığını idame ettirme fırsatçılığıyla iktidarın denetimi altına girmiş sendika başkan ve yöneticileri vardır. Bunlardan Türk-İş içinde artık mebzul (bol) miktarda örnek bulunmaktadır. Kuşkusuz iktidarın emek karşıtı politikalarına direnen Türk-İş yöneticileri de vardır, ama genel güç kaybı sürecini tersine çevirmeye veya konfederasyon içinde iktidar olmaya güçleri yetmez. Emek mücadelesinde dik durmaya çalışan DİSK ve iki önemli sendikası ise, güçlerinin üzerinde bir görünürlüğe sahiptirler. Yeni düzenlemelerin toplu sözleşme yetkilerini sınırlayan hükümleri yürürlüğe girdiğinde, sendikal kesimde tasfiye hızlanacaktır.
 
İktidarın emeğe karşı saldırılarına karşı yıllardır üç maymunu oynayan Türk-İş yönetiminin, şimdi içi boşaltılmış alan tartışmalarında birdenbire keskinleşip “1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız” diye kükremesini bir dik duruş veya iktidarla uyumlu ilişkilerinde bir kırılma noktası olarak nitelendirme imkanı var mıdır? Bu soruya dolaylı bir yanıt kişisel bir deneyimin kısa öyküsünden çıkarılabilir.
***
Türk-İş’i biraz içeriden tanıma fırsatım oldu. 1996-2000 arasında 4 yıl boyunca öğretim üyeliği yanında Üniversite’den resmen görevlendirilerek Konfederasyonun Araştırma Merkezi’ni yönettim. “Merkez” deyince gözünüzde büyütmeyin, iki sabit kadroyla götürülen bir birim. Türk-İş araştırmalarında iki boşluk vardı: Boşluklardan biri, Türk-İş’in 45 yıllık ömründe hiç yıllık çıkarmamış olmasıydı. Bağlı sendika Petrol-İş’in yıllardır başarıyla yürüttüğü bu etkinlik Türk-İş’te hiç yankı bulmamıştı. İkincisi de Türk-İş’in nitelikli bir sendikal görüş dergisinin olmamasıydı. Nitelikli yayın boşluğunu yılda iki dergi sıklığıyla 6 sayı çıkabilen “Ekonomide Durum” dergisiyle doldururken, ilk Türk-İş yıllığı da 1997’de iki cilt olarak gün yüzüne çıkabildi. Bu yayınlar etrafında emek sorunlarıyla doğrudan/dolaylı ilgilenen çeşitli bilim insanları, sendika uzmanları, sol ve sosyalist yazarların buluşması da sağlanmıştı. İkinci yıllık gene iki cilt olarak 1999 sonunda çıktı. Ancak aynı dönemde Türk-İş genel kurulu olmuş ve yönetim yenilenmişti. AKP’nin kuruluş çalışmalarının, başkanı olduğu Tes-İş binasında yapıldığıyla övünen Mustafa Kumlu genel sayman koltuğuna oturdu ve ilk icraatı yeni basılmış olan yıllığın dağıtımını durdurmak oldu. Görünürde yasaklamıyor, “isteyen gelip buradan alsın” diyerek fiilen yasaklıyordu; işin aslı ise, “iç bilgilendirme” sonucunda, bu yıllığın fazla emek yanlısı (yani fazla sol) olduğuna hükmetmesi vardı!..Bu olay ve diğer yöneticilerin kayıtsızlığı, Türk-İş’ten ayrılmamı hızlandırdı. Bir daha da Türk-İş yıllığı falan olmadı.
***
Şimdi aynı Mustafa Kumlu Türk-İş’in kıdemli genel başkanı konumunda. Bir de “sürecin” akil insanı oluverdi. 1 Mayıs için Taksim kavgası yapanlara Mustafa Kumlu’nun iktidar nezdindeki temaslarıyla ne kadar faydalı olabileceğini görebiliyor musunuz?