ÖNEMLİ LİNKLER







Anket
Siteyi Beğendinizmi?
 
Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2012 JoomlaWorks Ltd.

14/03/2013, GAZETE SOL, BİRLİKLER ZORDA

 

                     OĞUZ OYAN

BİRLİKLER ZORDA

Geçen hafta bugün Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yeni bir torba yasa tasarısı görüşülmeye başlandı. “Gümrük Kanunu ile Bazı Kanun ve Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”, Tarım Satış Kooperatif Birlikleri (TSKB)’nin yıllardır beklediği düzenlemeleri de içeriyor. Adı ve esas sayısı unutulacak bir “torbayla” yürürlükteki yasanın aslına yakın kapsamda bir düzenleme yapmak, doğrusu yasama adına yeni bir ayıptır.

TSKB’leri düzenleyen son yasa, 16 Haziran 2000 tarihini taşıyor. 4572 sayılı bu yasa, ilk taslağı doğrudan doğruya Dünya Bankası uzmanları tarafından yazılan bir utanç yasasıydı. Bu köşede 3 Ocak tarihinde de belirtmiştim;bu yasanın geçici maddesiyle, “Kooperatif ve Birliklere (…) devlet veya diğer kamu tüzel kişilerinden herhangi bir mali destek sağlanamaz” hükmü getirilerek kooperatifçiliğin sonu hazırlanıyordu. Sadece bu bile, TSKB’ler için ayrı bir yasa tasarısının getirilmesi ve 4572 sayılı yasanın sömürge tarihinin çöplüğüne atılması için yeterliydi.

Ama bunu AKP’den beklemek biraz safdillik olmaz mıydı? Sonuçta, 4572 sayılı yasanın 13 yıllık ömrünün yaklaşık 11 yılı AKP döneminde uygulanmamış mıydı? Bizim her yasama döneminde bu konuda verdiğimiz yasa tekliflerini görüştürmeyen veya görüşüldüğünde (bu hafta olduğu gibi) reddeden aynı siyasi irade değil miydi?

TSKB’lerin iki temel sorunu var. Bunlardan biri, birikmiş borçlarının faaliyetlerini etkileyecek boyutlara ulaşması. İkincisi ise, her yıl ortaklarından ürün alımında ihtiyaç duydukları finansmanı yeterince sağlayamamaları; bu nedenle a) yeterli miktarda ürün alamadıkları için ortaklarını küstürmeleri ve de faaliyetlerini daraltmak zorunda kalmaları; b) her yıl ürün alımlarının finansmanı için borçlanmaya başvurmaları, böylece birinci sorunu daha da büyüten bir kısır döngüye girmeleri.

Peki yeni düzenleme bu sorunlara ne getiriyor? Birincisine yarım çözüm, ikincisine sıfır çözüm. Yani Birliklerinin içinde bulundukları kısır döngüyü aşabilmeleri için iktidar hiçbir çözüm üretmemiş oluyor. Bu, 13 yıldır yürüyen bir tasfiye sürecinin yeni uğrak noktasıdır. Biraz daha açalım:

Önce birinci sorun. 16 Birlikten 12’si (ki ikisi tasfiye halinde) devletin Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’na (DFİF) 31.12.2012 itibariyle 1 milyar 285 milyon TL borçlu. Tasarı, yeniden yapılandırmayla, bu borçları toplamda 618 milyona getiriyor ve 15 yıl vadeyle ödenmesini öngörüyor. İlk bakışta fena değil gibi durabilir; ancak Birliklerin talebi tüm borcun, anapara dahil silinmesiydi. Çünkü şimdiye kadar yaptıkları geri ödemeler anapara aslını ödemiş durumda. Ama iktidar her yıl faizleri anaparaya katıp kapitalize ettiği için halen 436 milyon TL anapara borçları varmış gibi duruyor. Faizleri de sadece kısmen sildikleri için buna 182 milyon da faiz eklendiğinden kalacak borç toplamı 618 milyona ulaşılıyor. Bunun 287,5 milyonluk bölümü (%46,5’i) ise Ege’nin Tariş Pamuk, Zeytinyağı, Üzüm ve İncir birliklerine ait. Borçların geri ödenmesi döneminde Birliklerin bazı faaliyetleri felç olabilecek.

Kaldı ki ikinci sorun hep kapıda olacak. “Torbanın” 17. maddesi önce bir umut ışığı verir gibiydi: “Bu Kanun hükümlerine göre kurulmuş olan kooperatifler ve birlikler, üreticilere verilen desteklerde aracı olarak kullanılabilir ve Devletçe kooperatiflere sağlanan desteklerden yararlanabilirler” hükmüyle adeta DB tasarısına bir düzeltme getirir gibiydi. Ama Hazine temsilcileri, bütçe dengeleri saplantısıyla, bu ışığı çabucak söndürdüler; verdirdikleri önergeyle bu cümleyi metinden çıkarttılar. Oysa biz bu cümlenin sonunu “ve Devletçe vadesi bir yılı aşmamak üzere faizsiz ürün alımı kredisinden yararlandırılırlar” şeklinde değiştiren bir önerge vererek Devlet desteğini zorunlu hale getirme çabası içindeydik.

Demek ki neymiş? AKP kendi aslına rücu etmekte hiç zaman yitirmiyormuş! IMF ve DB’nın görünmez eli Türkiye tarımının üzerinden hiç çekilmiyormuş. AKP’den kurtulmadan da çekilmeyecek görünüyor.

 

 

07/03/2013, GAZETE SOL, ANAYASA VE MUHALEFET

 

soL                                                                         7 Mart 2013                                               DEĞERLENDİRMELER

OĞUZ OYAN

Anayasa ve Muhalefet

Uzun vadede kendi çekirdek kitlesine yani dar bir temsil oranına sıkışma tehdidi altındaki bugünkü iktidar çoğunluğunun, kurduğu rejimle ilgili anayasal güvencelere ne kadar ihtiyacı olabileceğini geçen yazımızda ele almıştık. Kuşkusuz diğer nedenlerin önemini de ihmal etmeden…

Meclis’te temsil edilen dört partiden ikisinin yeni bir anayasaya olan talebi ve ihtiyacı çok açık. Bunlardan biri AKP, diğeri ise BDP. Türkiye’nin yükselen iki siyasi hareketini, siyasal İslamcılık ile Kürt milliyetçiliğini temsil eden bu partiler, amaç birliği yapmaya en yakın siyasi oluşumlar. “Kemalist devlet” diye tanımladıkları birinci cumhuriyet devletini tarihe gömmeye kararlılar; yerine kurulabilecek “İslamcı-federatif” yapı konusunda tam bir görüş birliği olmasa da, pozisyonları birbirine en yakın siyasi hareket onlar. Dahası, belirli bir gelecek (toplum) projesi olan siyasal hareketler sadece onlar. Son tutanak sızıntıları bunu bir kez daha doğruladı.

AKP’nin başkanlık heveslerine, yargıyı daha da denetimine alma tasavvurlarına, laiklik karşıtı hamlelerine, özetle AKP otokrasisinin daha da yoğunlaşmasına açık destek vererek kendi kimlik sorunlarına (anayasal vatandaşlık) ve şimdilik bölge idaresine götürecek değişikliklere yol açmak isteyen Kürt milliyetçi hareketinin yeni anayasa beklentilerini anlamak zor değil. Küçük burjuva milliyetçi bir çizgiden (yani kendi burjuvazisine karşı her türlü emek eksenli çıkışı bölünme sayan katı bir MDD’ci çizgiden) başkasına geçit vermeyen bu milliyetçi hareketin, bugünkü pozisyonunu 2010’da olduğu gibi gene “yetmez ama evetçi” bir retorikle savunmasını, bu konumunu yeni mevziler kazanmak için zorunlu bir durak olarak tanımlamasını anlamak da zor değil. Ama diğer partilerin AKP’nin minderine çıkmalarını anlamlandırmak biraz daha çaba gerektiriyor.

AKP’nin başlangıçtan itibaren stratejisi kendi anayasasına geniş bir siyasal meşruiyet zemini kazandırmaktı. Bir mutabakatla sonuçlanmasa da, Meclis içi muhalefeti “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” zeminine çekmek bu meşruiyeti kazandıracak ana unsurdu. Dört partinin mutabakatı olmayan hiçbir maddenin kabul edilmiş sayılmayacağına ilişkin başlangıç ilkesi de, uzlaşma görüntüsünün sağlanması için katlanılması gerekli geçici bir ödündü. “Vade”nin sonlarına gelindiğinde, “yeni anayasa metninin büyük bölümünde uzlaşma sağlandı, gerisini de millete soralım” kartının açılacağı kesin gibiydi. Ayrıca, “şu kadarını dört partinin mutabakatıyla yaptık, bundan sonrasını da kalan(lar)la yaparız, gerekirse tek başımıza halkoylamasına gideriz” gibi tutum alışlar da beklendiği gibi bir süredir piyasaya sürülmeye başlanmıştı.

Ancak İmralı tutanakları sızıntısından sonra bu stratejide bazı taktik değişiklikler farz olmuş görünüyor. Artık hem Meclis’te hem de daha fazlasıyla halkoylamasında muhalefetin daha geniş desteğine ihtiyacı var. Bunun için köşeli hedeflerinden bazı ödünler vermeye de zorlanabilir. (Sakın sızıntıyı yapanlar bunu arzulamış olmasınlar?).

Erdoğan’ın, sızıntı sonrasında, kendisini bu konuda en çok rahatsız eden MHP’nin tutumuna dönük adeta “imdat” nidaları içeren salvoları (soL, 4 Mart 2013) bir acizlik göstergesi olduğu kadar taktik değişikliğinin de bir yansımasıydı. Bu konu hariç tutulursa, MHP’nin Uzlaşma Komisyonundaki genel tutumundan iktidarın memnun olmaması için bir neden yok. MHP’nin, süreçten dışlanmayı göze alamamak bir yana, iktidarla muhafazakarlık yarışı dışında yeni anayasadan bir beklentisi de görünmüyor.

CHP liderliği ise özgürlükçü ve demokratik bir anayasa yapılmasına katkı vermeyi, iktidarın bu yönden sapmalarını frenlemeyi, saparsa iyiniyetli olmadığını teşhir etmeyi, Kürt sorununun çözümünde pay sahibi olmayı, bunlara bağlı olarak iç ve dış desteklerini arttırmayı hedefler görünüyor. Peki AKP ile özgürlükçü/demokratik bir anayasa yapmak eşyanın tabiatına aykırı değil mi? Geçmiş 10 yıl AKP’nin niyetlerini yeterince göstermedi mi?

İslamcı ve etnik milliyetçi çizgilere karşı, kendisini solda tanımlayan bir hareketin ortaya koyabileceği gelecek projesi, laik bir hukuk devleti temelinde, ancak emek eksenli ve bağımsızlıkçı bir toplum projesi olabilirdi.

 

 

28/02/2013, GAZETE SOL, AKP'NİN ANAYASASI

 

 

soL 28 Şubat 2013 DEĞERLENDİRMELER OĞUZ OYAN
AKP’nin ANAYASASI

İki soruya yanıt arayalım: - AKP’nin yeni bir anayasa ihtiyacının kaynakları nelerdir? - Diğer partilerin yeni anayasa ihtiyaçları veya katıldıkları/katılmak zorunda kaldıkları bu süreçten beklentileri nelerdir?

Birinci soru şöyle de sorulabilirdi: 12 Eylül 2010 kısmi anayasa değişikliği referandumuyla, alt hukuktaki düzenlemelerle, kararnamelerle, genelgelerle, oldu-bittilerle kendi rejimini toptan bir anayasa değişikliğine gitmeden de aşağı yukarı inşa etmiş olan 10 yıllık bir iktidar partisi niçin anayasayı toptan değiştirmek ister?

Şu nedenlerle: a) Kendi rejimini konsolide etmek bakımından yeni anayasal düzenlemelere ihtiyaç duyduğundan; b) Geriye dönüşü (kolayca) mümkün olmayacak bir üst hukuk güvencesi aradığından; c) Yeni rejimi yeni bir anayasayla taçlandırmayı farz gördüğünden; d) Yeni anayasayı bazı pazarlıkların da aracı olarak kullanmak istediğinden; e) Laiklik, hukuk devleti gibi bazı ayak bağlarından kurtulmak istediğinden. Biraz daha açalım:

(i) Rejimin konsolidasyonu, öncelikle iktidarın kaybedilmesi kaygısının bertaraf edilmesine dayanıyor. Seçimlerin kaybedilmemesi için, AKP’nin en güçlü figürü olan Erdoğan’ın pasif bir cumhurbaşkanlığına hapsedilmemesi gerek. AKP seçimlere ikinci adamlarıyla değil, birinci adamının öncülüğünde girebilmeli. Bunun için de güçlü ve taraflı yani partili başkanlık rejimi formüle edilmek isteniyor.

(ii) İkincisi, genel seçimler yitirilse bile başkanın istediği hükümeti kurabileceği bir süper başkanlık rejimi tasarlanmak isteniyor. Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu bunu “Menderes, Demirel, Özal çalışmış ama koalisyon yemişler;Tayip Bey çalışıyor, koalisyon yiyecek; ne zaman bilemem” diyerek özetliyor ve başkanlık rejimini bunun panzehiri olarak sunuyor. (Kayseri Dergi’ye verilen röportajdan nakleden 8 Şubat 2013 tarihli günlük basın). Özetle, başkanlık rejimi arayışı sadece dikta yönelişinden ibaret değil; iktidardan gitmemenin de sihirli bir aracı. İktidar kaybı, “devr-i sabık” yaratabileceği için ürküntü veriyor. “A la turca” başkanlık rejimiyle bunun en azından iki dönem yani 2014-2024 arasında imkânsızlaştırılması isteniyor. Sonrasında, eğer toplumsal dönüşüm hâlâ tam kıvama getirilememişse, “Allah kerim”…

(iii) Yargı konusunda 12 Eylül 2010 referandumuyla elde edilenler yeterli görülmüyor; iktidar bloğu içindeki çatışma alanlarını Erdoğan lehine çözme güvencesini tam taşımıyor; HSYK, Danıştay ve Yargıtay’ın ele geçirilmesi yetmiyor; özellikle de varlık nedeni kamu hukukunu/kamu çıkarını gözetmek, idarenin tasarruflarını (ihaleler, özelleştirmeler) kamu denetimine tabi kılmak olan Danıştay’ın varlığı bile rahatsız ediyor. Özetle, gerçek “yetmez ama evetçiler” bizzat AKP ve Erdoğan oluyor. (AB yetkilileri ve yerli liberaller bunu anlamakta çok güçlük çekiyorlar!).

(iv) Ülkedeki idari yapının anayasal düzlemde değiştirilmesi şart görülüyor. Bu sadece Kürt açılımı bakımından değil, hem başkanlık rejimine uygun bir idari/siyasi yapılanma hem de Türkiye’nin Irak-Suriye sınırlarının değişmesine hazırlık açısından gerekli görülüyor.

(v) Anayasadan millet tanım ve kavramının çıkarılması, İslamiyet tutkalı üzerinden ülke/bölge egemenliğini hedefleyen bir iktidar açısından vazgeçilmez görünüyor. Bunun Kürt açılımının/iç barışın bir vazgeçilmesi olarak sunulabilmesi de iktidara ilave bir meşruiyet gerekçesi kazandırıyor.

(vi) Yeni Anayasa ve Kürt açılımı bakımından içte olduğundan daha fazla ABD ve AB’de yaratılan beklentilerin karşılanması gerekiyor. AKP, yeni anayasa aracılığıyla Kürt sorununu çözen parti olarak siyasi vazgeçilmezliğini kanıtlamak istiyor.

AKP’nin yeni anayasadan beklentileri daha da çeşitlendirilebilir. Ama ne beklemediği tek cümlede özetlenebilir: Demokrasiyi kendine hizmet ettiği sürece muteber bir araç olarak gören bir siyasal İslam hareketinin çıkış noktaları arasında daha demokratik bir anayasa tasavvuru olamaz. Arada bazı demokratik açılımlara rıza göstermesi bunu değiştirmez.

 

 

21.02.2013, GAZETE soL, EKONOMİDE YOLUN SONU MU?

 

 

soL 21 Şubat 2013                     DEĞERLENDİRMELER                                   OĞUZ OYAN
 
Ekonomide yolun sonu mu?
 
1980’lerde Türkiye’de büyük bir ekonomik/sosyal/ siyasi dönüştürme operasyonu uygulandı. Kamu maliyesine odaklanırsak, IMF güdümlü politikalar, ekonomiyi mal ve hizmetler alanında dışa açmaya, devleti küçültmeye (kamu yatırımlarını, tarımsal destekleri, kamu personel ödeneklerini azaltmaya) ve dış borç servislerini aksatmamaya yöneldi. Ancak Özal 1984’ten itibaren dolaysız vergileri de aynı hızla küçültmeye kalkışınca, öngörülmedik bütçe açıklarıyla karşılaşıldı. Böylece Hazine, iç borçlanmada ilk kez yoğun bir biçimde mali piyasalara yöneldi; fon sistemiyle yeni vergisel kaynaklar yaratıldı, özelleştirmeler başlatıldı. Sistem, giderek, ücretlilere vergi/fon baskısına ve dolaylı vergilere de yüklendi.
 
Özetle, 1980’lerde, yükselen iç açıklar ile yönetilebilir düzeyde dış açıklar tablosu eşleşiyordu.
 
1989’dan itibaren bahar eylemleriyle yükselen reel ücretlerin kaynak gereksinimi ise ekonominin ve kamunun dışarıdan fonlanmasıyla aşıldı. Sermaye hareketlerinin serbest bırakılması bir ekonomik küçülme yaşanmadan bu finansmanın sağlanmasını mümkün kıldı; ancak ekonomiyi sıcak paranın spekülatif saldırılarına açık duruma getirdi. 1990’lı yıllar, bir kamu maliyesi krizine kadar giden kamu açıkları tablosuyla yaşandı. O kadar ki, büyük sermaye devlete verdiği borçların faizleriyle yani faaliyet dışı kârlarla bu dönemi atlatabildi.
 
Özetle, 1990’larda iç açıklar zıplarken, dış açıklar milli gelirin yüzde 1-1,5 düzeyindeydi; hatta küçülmeyle sonuçlanan kriz yıllarında (1994,1999, 2001) dış fazlaya dönüşerek makul/yönetilebilir sınırlar içinde kalmaktaydı. Buna rağmen IMF Türkiye’ye 1 Ocak 2000’de başlayacak bir stand-by düzenlemesi ve onun yanında “sıkı istikrar politikası ve yapısal reformlar” dayatabildi.
 
2000’li yıllar, 1980 sonrasının ikinci büyük dönüştürme operasyonu olarak tarihe geçti. Döviz kuru çıpasına dayalı sistemin yol açtığı Kasım 2000 ve Şubat 2001 sarsıntıları, büyük bir mali çöküntüye ve gene IMF güdümünde ekonominin kesintisiz dış açıklarla besleneceği yeni bir ekonomik şekillenmeye götürdü. Artık ekonominin dış kaynak gereksinimi sadece yüksek ekonomik büyüme dönemlerinde değil, durgunluk ve ekonomik küçülme yıllarında da geçerliydi. Dış kaynak da esas olarak borç yaratıcı kaynak girişi biçimindeydi.
 
Özetle, 2000’lerde artık iç açıklardan ziyade dış açıklar öne çıkmıştı. AKP’nin 10 yılının 6 yılında milli gelire oranla yüzde 2’nin altında ılımlı bütçe açıkları verilmişti; sadece krizin etkisinin yaşandığı yıllarda, 2003-2004 ile 2009 ve 2010’da açıklar yüzde 4 veya üzerindeydi. Ancak bunun tılsımı da, olağandışı/arızi bazı kamu gelirlerinin devreye sokulmasıydı: Özelleştirmeler, vergi afları/varlık barışları, TCMB’nın kur politikasıyla elde ettiği kârların Hazine’ye aktarılması (2012), 2/B arazileri satışları (2012/2013), yabancıya toprak satışı, bedelli askerlik, vb… Ancak bu arızi gelir kaynaklarında olsun, tavana vuran dolaylı vergilerde olsun yolun sonuna gelinmiş görünüyor.
 
İşte bu koşullarda, kamu yatırımlarını yap-işlet modelleriyle, sağlıkta kamu-özel ortaklığı modelleriyle ve konut politikalarını kentsel dönüşüm uygulamalarıyla sürdürmek ve böylece hem rant akımlarını denetlemek hem de kamu harcamalarını sınırlamak isteyen anlayışlar öne çıkarılıyor.
 
Bu çerçevede, IMF’nin iki ay önceki 4. madde değerlendirme raporunun 2013 sonrasını düşük büyüme, düşük yatırım ve yüksek dış açık olarak nitelendirmesini ciddiye almak gerekiyor. Türkiye, 2008-2012 döneminde yıllık ortalama yüzde 3,1 düzeyinde bir büyüme gerçekleştirmesine karşın bu beş yılda toplam 756 milyar dolar dış kaynak kullandı. IMF önümüzdeki beş yılda (2013-2017), düşük büyümeye rağmen dış kaynak kullanımı ihtiyacının 1.309 milyar dolara çıkacağını hesap ediyor. Peki bu dış finansman koşulları sürdürülebilecek mi?
 
Başka deyişle, bir puanlık ekonomik büyümeye karşılık 1993-2002 döneminde 0,2 puanlık cari açık veren bir ekonomiden, 2003-2012’de 1,8 puanlık cari açığa yükselen yani ekonomik büyüme miktarından daha fazla dış kaynak ihtiyacı olan bir ekonomiyi dış dünya daha ne kadar finanse etmeye devam edecek? Kâbus senaryoları böyle oluşuyor.
 
 
 

14/02/2013, GAZETE SOL, AB ÇALIMI

soL 14 Şubat 2013 DEĞERLENDİRMELER OĞUZ OYAN

AB ÇALIMI

RTE bütün hücreleriyle kendini başkanlığa hazırlıyor. Her siyasi fırsatı yedeğine almaya çalışıyor. Bunlardan biri de, tıkanmış AB müzakerelerini “cesur çıkışlarıyla” açmış lider imgesiyle seçimlere gidebilmek. AB kanadının gündeminde zaten yeni bir müzakere başlığı açılması var gibiydi; bunu hızlandırmak ve kendi hanesine yazmak fena mı olurdu?

Kaldı ki bu diklenme tonu, sonuçta hiçbir şey elde edilmese dahi, Türkiye iç politikasında her zaman iş yapar.

Sonuçta yeni müzakere başlıklarının açılmasının Türkiye’yi tam üyeliğe götürmeyeceğini ahmak olmayan herkes biliyor. Artık AKP yönetimi de bunun farkında.

Peki nedir şu AKP-AB ilişkilerinin gerçek yüzü? “AB ile Müzakere Nasıl Yapılmaz?” başlıklı eski bir yazımıza uzanalım (Dünya Gazetesi,18 Kasım 2005): “Türkiye-AB ilişkilerinin niteliğine yönelik müzakereler veya konum belirlemeler 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nin (MÇB) çok öncesinden başlamıştır. Ama kuşkusuz, 3 Ekim Müzakere Çerçeve Belgesi’ni belirleyen ana süreç AKP iktidarı dönemini ilgilendirmekte ve temel belirleyici konumunda bulunmaktadır. 6 Ekim 2004 ve 17 Aralık 2004 tarihlerinde Türkiye’nin kabul eder gözüktüğü üyelik/ortaklık biçimi, 3 Ekim 2005 belgesine yansımıştır. Dolayısıyla, müzakerenin şimdiki biçiminin sorumluluğu esas olarak bugünkü iktidarı ilgilendirmektedir.

Birinci saptama, iktidarın bir müzakere stratejinin olduğunun dahi tartışmalı olduğudur. Eğer olsaydı, 6 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu için “olumlu ve dengeli” dedikten sonra, izleyen aylarda raporun bazı ifadelerinin değiştirilmesi için uğraşılmazdı. Veya, 17 Aralık 2004’te toplanan ve Türkiye için açık uçlu yani tam üyelik kadar imtiyazlı ortaklık gibi bir yarım üyeliği de öngören AB Konseyi Kararı kabul edilmezdi; ya da, bu kararı Bakan Beşir Atalay eliyle imzaladıktan altı gün sonra Dışişleri Bakanlığı notasıyla AB Konseyi Kararıyla Türkiye için dayatılan bazı koşulların kabul edilemez olduğunu belirtme şaşkınlığına düşülmezdi.”

Bunun anlattığı gerçeklik şu: AKP, açık uçlu bir müzakere yöntemini kabul ettiği andan itibaren ikinci statüye razı olabileceğini belli etmişti. Bu kabulden sonra, eğer karşı tarafın niyeti olmazsa, hiçbir müzakere sürecinin birinci statüye erişme imkanı vermeyeceği açıktı.

Ama zaten AKP’nin orta dönemdeki önceliği, AB müzakere sürecini başlatmış siyasi oluşum olarak içerdeki siyasi hegemonyasını pekiştirmekti; arka fonda bir AB hikayesinin varlığı, meşruiyet pekiştirme aracı olarak değerliydi.

AB, önce gümrük birliğiyle sonra da açık uçlu müzakere çerçevesiyle Türkiye’den alabileceği her şeyi peşinen aldı. Üstelik öyle bir MÇB hazırlamıştı ki, müzakere başlıklarının açılmasını her türlü müdahaleye açık tutmuş, yani müzakereleri her an dondurma esnekliğini de kazanmıştı; üstelik Kıbrıs’ı da önkoşul olarak dayatabilmişti. Daha ne olsun? Neden müzakere sürecinde ödün vermek zorunda kalsın? Hele genişleme krizleri yaşanır ve 2008 sonrasında ekonomik krizin tüm ağırlığı hissedilirken?
***
Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) muhabbeti ise üzerinde konuşulmaya değmeyecek kadar samimiyetsiz bir gündem oluşturma/mesaj iletme vasıtası. AKP iktidarının Batı emperyalizminin dümen suyundan çıkabilmesi, kendi varlık nedenlerini gözden geçirmesi kadar köklü bir değişimi gerektirir. ŞİÖ şovlarının gündem yaratabilmiş olması, sadece kısır entelektüel dünyamızın bir tezahürüdür.

Bırakalım bu radikal eksen değiştirmelerini de, geniş bir iç destek bulabilecek olan Gümrük Birliği’nin masaya yatırılmasına iktidarın yüreği ve gücünün yetmesi bile kuşkulu. Bugün ve yarın AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu üyeleri Ankara’da TBMM’de toplanıyor. AB’den sorumlu bakanın Gümrük Birliği konusunda tek söz etmeyeceğine bahse girebilirsiniz.
***
Not: Yazımı soL’a gönderdikten sonra, birinci paragrafta beklediğimiz gelişme gerçekleşti, Fransa bloke ettiği başlıklardan birini açtı. Şimdi, Erdoğan’ın hedefi, Başkanlık seçimine kadar yeni bir başlık açılmasını sağlamak olacaktır.